Aynı Odada Tanışıp Hayatını Anlattığın İnsanlar

İnsanlar yakın olduklarını sandıkları insanlarla konuşamıyor.

Ama yan yana düştükleriyle…
hayatını anlatabiliyor.

Ben bunu en iyi
serviste, en ön koltukta otururken öğrendim.

Direksiyonda Cevdet abi.

Her sabah 12:30 – 13:00 gibi beni alıyor.


Yol boyunca şehir hızlanıyor,
biz yavaşlıyoruz.

Cevdet abi aynadan herkesi tek tek yokluyor.
Kim konuşacak, kim susacak… biliyor.

Üç kere evlenmiş, üç kere boşanmış.
Hayatla arası karışık.

Ama direksiyonla arası iyi.

İnsanları bir yerden alıp başka bir yere
güvenle götürmeyi biliyor.


Hastaneye varıyoruz.

Biruni Üniversitesi Hastanesi fizik tedavi bölümüne gidiyorum.

Fizik tedavi -3. katta.

Çıkmıyorum… iniyorum.

Garip bir şekilde, aşağı indikçe hayat biraz daha yukarı çıkıyor gibi.


Seans başlıyor.

Buse hoca karşıda.

Atom karınca gibi.

Enerjisi bitmiyor.

“Bir tane daha,” diyor.

Ben içimden pazarlık yapıyorum:

“Hocam ben geldim, bu da bir başarı sayılmaz mı?”

Ama yok.

O “bir tane daha” geliyor.

Her seferinde.

İlkinde kas çalışıyor,
ikincisinde sabır,
üçüncüsünde karakter.


Ve bir şey dikkatimi çekiyor.

Sürekli mutlu.

Fazla mutlu.

Hani insan bazen düşünüyor:

“Bu kadar da olmaz.”

Belki gerçekten öyledir.

Belki de değildir.

Ama şunu anlıyorum:

O odada herkes bir şey taşıyor.
Bazıları bunu… gülümseyerek taşıyor.


Buse hoca seni zorladıkça,
yan tarafta Ecem devreye giriyor.

Stajyer.

Ama öyle kenarda duranlardan değil.

Tam işin içinde.

Buse hocaya asist ediyor.
Aynı tempoda.
Aynı iletişimle.

Aslında bölümü annesinin zoruyla okumuş.

Ama işi seviyor gibi.

Belli oluyor.

Hastalara yaklaşımı farklı.
Güler yüzlü.
Zorlamıyor ama bırakmıyor da.

Bir gün çarşaf sererken görüyorum.

Özenle.

O an aklımdan şu geçiyor:

“Ben evde kendi yatağımı toplamıyorum…
bu burada başkaları için çarşaf seriyor.”

Demek ki mesele alışkanlık değilmiş.
Mesele… kimin için yaptığın.


Biz uğraşırken odadaki diğer hayatlar da devam ediyor.

Ahmet amca konuşmaya çalışıyor.

Kelime yarım kalıyor.

Eskiden biri hemen tamamlar.

Burada kimse acele etmiyor.

Fatma teyze yanında.

Sadece bakıyor.
Bekliyor.

Ve Ahmet amca…
kendi cümlesini kendi tamamlıyor.

O an şunu anlıyorsun:

Bazen yardım etmek,
müdahale etmek değil…
beklemek.


Bir köşede Özlem var.

Oğlu yanında.

Her gün geliyorlar.

Yorgunluk belli.

Ama durmuyor.

Buse hoca birine “bir tane daha” derken,
hayat Özlem’e çoktan yüzlercesini söylemiş.

Ve o hâlâ devam ediyor.


Seans ilerledikçe oda değişiyor.

İlk baştaki yabancılık gidiyor.

Yerine başka bir şey geliyor.

Konuşmalar başlıyor.

“Bugün nasıl?”
“Dün nasıldı?”

Sonra biraz daha.

Bir bakmışsın…

hiç tanımadığın insanlarla
kendi hayatından parçalar paylaşıyorsun.

Kısa.
Net.
Filtresiz.

Kimse rol yapmıyor.

Zaten kimsenin o enerjisi yok.


Seans bitiyor.

Yorgunuz.

Ama tuhaf bir şekilde… daha iyiyiz.


Servise dönüyoruz.

Yine Cevdet abi.

Aynadan bakıyor.

“Bugün iyiydin,” diyor.

Ben gülüyorum:

“Abi hep diyorsun bunu.”

O da gülüyor:

“İyi olmasan söylemem.”


Yol aynı.

Şehir aynı.

Ama ben aynı değilim.


Ve o an fark ediyorum:

Burada kimse kimseyi uzun zamandır tanımıyor.

Ama herkes birbirini… gerçekten anlıyor.


Belki bir ay sonra kimse kimsenin adını hatırlamayacak.

Ama o gün…

o odada…

olanlar gerçekti.


Çünkü bazı insanlar hayatında kalmaz.

Ama iz bırakır.

Ve bazen…

en gerçek bağlar,
en kısa sürenler oluyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir