Benim Dostlarım Sizin Uzak Durduklarınız

Bazen insanlar soruyor:
“Kimlerle takılıyorsun sen?”

Cevap veriyorum… ama pek hoşlarına gitmiyor.

Çünkü benim çevrem CV ile anlatılacak bir yer değil.
LinkedIn bağlantısı gibi eklenmez kimse.

Benim çevrem biraz daha… hayatın kendisi.

Kediler var mesela.
Kimseye ait olmayan, ama bağ kurunca senden vazgeçmeyen.
Zorla sevemezsin. Zorla yaklaşamazsın.
Sınır koyar.

Garip olan şu:
İnsanların çoğu bunu bile anlamıyor.


Emek işçileri var.

Hayatın görünmeyen motoru.
Onlar çalışır, sistem döner.

Ama kimse onların performansını ölçmez.
Kimse teşekkür etmez.

Sunucu çökünce herkes bağırır,
ama sistemi ayakta tutanlar hep sessiz kalır.


Travestiler var.

Toplumun görmek istemediği insanlar.

Ama aslında en net olanlar onlar.

Çünkü rol yapma lüksleri yok.
Hayatta kalmaya çalışan biri, imaj yönetemez.

Kurumsal hayatta herkes maske takar,
onlar hiç takamamış.


Hayat kadınları var.

Herkesin hakkında konuştuğu,
ama kimsenin gerçekten konuşmadığı insanlar.

Yargı çok.
Anlayan az.

Ama işin garibi şu:
Hayatın dibini görmüş insanlar, çoğu “saygın” insandan daha az sahte.


Şiddet görmüş kadınlar var.

Kırılmışlar.
Ama yok olmamışlar.

Bazıları hala gülüyor mesela.
Ve o gülüş… kolay kazanılmamış.


Sabıkalılar var.

Evet, “dosyası olan” insanlar.

Toplumun tek bir hataya indirgediği hayatlar.

Ama bazen şunu düşünmeden edemiyorsun:
Bazıları hata yapmış insan,
bazıları sadece yakalanmamış.


Dışlananlar var.

Sebepsiz.
Bazen sadece “farklı” oldukları için.

Toplum anlamadığı şeyi iter.
Anlamaya çalışmak… biraz zahmetli çünkü.


Ben de o listenin içindeyim.

Engelliyim.

Ama mesele bu değil aslında.

Mesele şu:
İnsanlar seni ya fazla acıyarak görüyor
ya da hiç görmüyor.

İkisi de aynı şey.

Gerçekten görmek… nadir bir özellik.


Sonra bir noktada fark ediyorsun:

Benim etrafımdaki herkes bir şekilde hayat tarafından test edilmiş.

Ve o testten geçmiş.

Bazıları kırılmış,
bazıları değişmiş,
ama çoğu… gerçek kalmış.


“Temiz insanlar” diye bir şey var ya…

Genelde hayatla hiç temas etmemiş olanlar için kullanılıyor.

Ama ben başka bir şey gördüm:

Hayata değmemiş insanlar temiz değil,
sadece dokunulmamış.


Dışarıdan bakınca garip bir tablo olabilir:

Bir engelli,
birkaç kedi,
emek işçileri,
travestiler,
hayat kadınları,
sabıkalılar,
dışlananlar…

Ama içeriden bakınca?

İlk defa rol yapılmayan bir yer burası.

Ve açık söyleyeyim:

Ben “düzgün” görünen insanların arasında,
buradaki kadar insanlık görmedim.


Çünkü bazı insanlar…
her şeye rağmen insan kalıyor.

Bazıları ise sadece düzgün görünmeyi başarıyor.

Aykan İNAL

Aynı Odada Tanışıp Hayatını Anlattığın İnsanlar

İnsanlar yakın olduklarını sandıkları insanlarla konuşamıyor.

Ama yan yana düştükleriyle…
hayatını anlatabiliyor.

Ben bunu en iyi
serviste, en ön koltukta otururken öğrendim.

Direksiyonda Cevdet abi.

Her sabah 12:30 – 13:00 gibi beni alıyor.


Yol boyunca şehir hızlanıyor,
biz yavaşlıyoruz.

Cevdet abi aynadan herkesi tek tek yokluyor.
Kim konuşacak, kim susacak… biliyor.

Üç kere evlenmiş, üç kere boşanmış.
Hayatla arası karışık.

Ama direksiyonla arası iyi.

İnsanları bir yerden alıp başka bir yere
güvenle götürmeyi biliyor.


Hastaneye varıyoruz.

Biruni Üniversitesi Hastanesi fizik tedavi bölümüne gidiyorum.

Fizik tedavi -3. katta.

Çıkmıyorum… iniyorum.

Garip bir şekilde, aşağı indikçe hayat biraz daha yukarı çıkıyor gibi.


Seans başlıyor.

Buse hoca karşıda.

Atom karınca gibi.

Enerjisi bitmiyor.

“Bir tane daha,” diyor.

Ben içimden pazarlık yapıyorum:

“Hocam ben geldim, bu da bir başarı sayılmaz mı?”

Ama yok.

O “bir tane daha” geliyor.

Her seferinde.

İlkinde kas çalışıyor,
ikincisinde sabır,
üçüncüsünde karakter.


Ve bir şey dikkatimi çekiyor.

Sürekli mutlu.

Fazla mutlu.

Hani insan bazen düşünüyor:

“Bu kadar da olmaz.”

Belki gerçekten öyledir.

Belki de değildir.

Ama şunu anlıyorum:

O odada herkes bir şey taşıyor.
Bazıları bunu… gülümseyerek taşıyor.


Buse hoca seni zorladıkça,
yan tarafta Ecem devreye giriyor.

Stajyer.

Ama öyle kenarda duranlardan değil.

Tam işin içinde.

Buse hocaya asist ediyor.
Aynı tempoda.
Aynı iletişimle.

Aslında bölümü annesinin zoruyla okumuş.

Ama işi seviyor gibi.

Belli oluyor.

Hastalara yaklaşımı farklı.
Güler yüzlü.
Zorlamıyor ama bırakmıyor da.

Bir gün çarşaf sererken görüyorum.

Özenle.

O an aklımdan şu geçiyor:

“Ben evde kendi yatağımı toplamıyorum…
bu burada başkaları için çarşaf seriyor.”

Demek ki mesele alışkanlık değilmiş.
Mesele… kimin için yaptığın.


Biz uğraşırken odadaki diğer hayatlar da devam ediyor.

Ahmet amca konuşmaya çalışıyor.

Kelime yarım kalıyor.

Eskiden biri hemen tamamlar.

Burada kimse acele etmiyor.

Fatma teyze yanında.

Sadece bakıyor.
Bekliyor.

Ve Ahmet amca…
kendi cümlesini kendi tamamlıyor.

O an şunu anlıyorsun:

Bazen yardım etmek,
müdahale etmek değil…
beklemek.


Bir köşede Özlem var.

Oğlu yanında.

Her gün geliyorlar.

Yorgunluk belli.

Ama durmuyor.

Buse hoca birine “bir tane daha” derken,
hayat Özlem’e çoktan yüzlercesini söylemiş.

Ve o hâlâ devam ediyor.


Seans ilerledikçe oda değişiyor.

İlk baştaki yabancılık gidiyor.

Yerine başka bir şey geliyor.

Konuşmalar başlıyor.

“Bugün nasıl?”
“Dün nasıldı?”

Sonra biraz daha.

Bir bakmışsın…

hiç tanımadığın insanlarla
kendi hayatından parçalar paylaşıyorsun.

Kısa.
Net.
Filtresiz.

Kimse rol yapmıyor.

Zaten kimsenin o enerjisi yok.


Seans bitiyor.

Yorgunuz.

Ama tuhaf bir şekilde… daha iyiyiz.


Servise dönüyoruz.

Yine Cevdet abi.

Aynadan bakıyor.

“Bugün iyiydin,” diyor.

Ben gülüyorum:

“Abi hep diyorsun bunu.”

O da gülüyor:

“İyi olmasan söylemem.”


Yol aynı.

Şehir aynı.

Ama ben aynı değilim.


Ve o an fark ediyorum:

Burada kimse kimseyi uzun zamandır tanımıyor.

Ama herkes birbirini… gerçekten anlıyor.


Belki bir ay sonra kimse kimsenin adını hatırlamayacak.

Ama o gün…

o odada…

olanlar gerçekti.


Çünkü bazı insanlar hayatında kalmaz.

Ama iz bırakır.

Ve bazen…

en gerçek bağlar,
en kısa sürenler oluyor.