Benim Dostlarım Sizin Uzak Durduklarınız

Bazen insanlar soruyor:
“Kimlerle takılıyorsun sen?”

Cevap veriyorum… ama pek hoşlarına gitmiyor.

Çünkü benim çevrem CV ile anlatılacak bir yer değil.
LinkedIn bağlantısı gibi eklenmez kimse.

Benim çevrem biraz daha… hayatın kendisi.

Kediler var mesela.
Kimseye ait olmayan, ama bağ kurunca senden vazgeçmeyen.
Zorla sevemezsin. Zorla yaklaşamazsın.
Sınır koyar.

Garip olan şu:
İnsanların çoğu bunu bile anlamıyor.


Emek işçileri var.

Hayatın görünmeyen motoru.
Onlar çalışır, sistem döner.

Ama kimse onların performansını ölçmez.
Kimse teşekkür etmez.

Sunucu çökünce herkes bağırır,
ama sistemi ayakta tutanlar hep sessiz kalır.


Travestiler var.

Toplumun görmek istemediği insanlar.

Ama aslında en net olanlar onlar.

Çünkü rol yapma lüksleri yok.
Hayatta kalmaya çalışan biri, imaj yönetemez.

Kurumsal hayatta herkes maske takar,
onlar hiç takamamış.


Hayat kadınları var.

Herkesin hakkında konuştuğu,
ama kimsenin gerçekten konuşmadığı insanlar.

Yargı çok.
Anlayan az.

Ama işin garibi şu:
Hayatın dibini görmüş insanlar, çoğu “saygın” insandan daha az sahte.


Şiddet görmüş kadınlar var.

Kırılmışlar.
Ama yok olmamışlar.

Bazıları hala gülüyor mesela.
Ve o gülüş… kolay kazanılmamış.


Sabıkalılar var.

Evet, “dosyası olan” insanlar.

Toplumun tek bir hataya indirgediği hayatlar.

Ama bazen şunu düşünmeden edemiyorsun:
Bazıları hata yapmış insan,
bazıları sadece yakalanmamış.


Dışlananlar var.

Sebepsiz.
Bazen sadece “farklı” oldukları için.

Toplum anlamadığı şeyi iter.
Anlamaya çalışmak… biraz zahmetli çünkü.


Ben de o listenin içindeyim.

Engelliyim.

Ama mesele bu değil aslında.

Mesele şu:
İnsanlar seni ya fazla acıyarak görüyor
ya da hiç görmüyor.

İkisi de aynı şey.

Gerçekten görmek… nadir bir özellik.


Sonra bir noktada fark ediyorsun:

Benim etrafımdaki herkes bir şekilde hayat tarafından test edilmiş.

Ve o testten geçmiş.

Bazıları kırılmış,
bazıları değişmiş,
ama çoğu… gerçek kalmış.


“Temiz insanlar” diye bir şey var ya…

Genelde hayatla hiç temas etmemiş olanlar için kullanılıyor.

Ama ben başka bir şey gördüm:

Hayata değmemiş insanlar temiz değil,
sadece dokunulmamış.


Dışarıdan bakınca garip bir tablo olabilir:

Bir engelli,
birkaç kedi,
emek işçileri,
travestiler,
hayat kadınları,
sabıkalılar,
dışlananlar…

Ama içeriden bakınca?

İlk defa rol yapılmayan bir yer burası.

Ve açık söyleyeyim:

Ben “düzgün” görünen insanların arasında,
buradaki kadar insanlık görmedim.


Çünkü bazı insanlar…
her şeye rağmen insan kalıyor.

Bazıları ise sadece düzgün görünmeyi başarıyor.

Aykan İNAL

Aynı Odada Tanışıp Hayatını Anlattığın İnsanlar

İnsanlar yakın olduklarını sandıkları insanlarla konuşamıyor.

Ama yan yana düştükleriyle…
hayatını anlatabiliyor.

Ben bunu en iyi
serviste, en ön koltukta otururken öğrendim.

Direksiyonda Cevdet abi.

Her sabah 12:30 – 13:00 gibi beni alıyor.

Yol boyunca şehir hızlanıyor,
biz yavaşlıyoruz.

Cevdet abi aynadan herkesi tek tek yokluyor.
Kim konuşacak, kim susacak… biliyor.

Hayatla arası tam net değil belki,
ama insanları bir yerden alıp başka bir yere
güvenle götürmeyi biliyor.

Bazen bu yeter.

Yanıma biri oturuyor bazen.

Hiç tanımadığım biri.

İlk başta sessizlik.
Sonra bir cümle:

“Dün gece uyuyamadım…”

Oradan açılıyor konu.

10 dakika sonra, o kişi bana hayatının özetini anlatabiliyor.

Garip değil mi?

İnsanlar en yakınlarına anlatamadığını,
yan yana düştüklerine anlatabiliyor.

Hastaneye varıyoruz.

Biruni Üniversitesi Hastanesi fizik tedavi bölümüne gidiyorum.

Fizik tedavi -3. katta.

Çıkmıyorum… iniyorum.

Garip bir şekilde, aşağı indikçe hayat biraz daha yukarı çıkıyor gibi.

Koridorlar aynı.

Ama her kapının arkasında başka bir hikâye var.

Benim girdiğim oda… bu hikâyelerin kesiştiği yer.

Seans başlıyor.

Buse hoca karşıda.

Atom karınca gibi.

Enerjisi bitmiyor.

“Bir tane daha,” diyor.

Ben içimden pazarlık yapıyorum:

“Hocam ben geldim, bu da bir başarı sayılmaz mı?”

Ama yok.

O “bir tane daha” geliyor.

Her seferinde.

İlkinde kas çalışıyor,
ikincisinde sabır,
üçüncüsünde karakter.

Ve bir şey dikkatimi çekiyor.

Sürekli mutlu.

Fazla mutlu.

İnsan bazen düşünüyor:

“Bu kadar da olmaz.”

Belki gerçekten öyledir.

Belki de herkes gibi o da bir şey taşıyordur.

Sadece… daha iyi saklıyordur.

O odada herkes bir şey taşıyor.

Bazıları sessizce.
Bazıları gülümseyerek.

Buse hoca seni zorladıkça,
yan tarafta Ecem devreye giriyor.

Stajyer.

Ama öyle kenarda duranlardan değil.

Tam işin içinde.

Buse hocaya asist ediyor.
Aynı tempoda.
Aynı iletişimle.

Bir gün dikkat ettim.

Ben zorlanırken yüzüm düşüyor.

Buse hoca ciddileşiyor.

Tam o anda Ecem geliyor:

“İyi gidiyorsun aslında,” diyor.

Ne abartıyor, ne küçümsüyor.

Tam olması gerektiği kadar.

Sonra Buse hoca tekrar:

“Bir tane daha.”

Ecem hafif gülüyor:

“Hocam o ‘bir tane’ hiç bitmiyor.”

Buse hoca cevap veriyor:

“Bitse zaten işe yaramaz.”

O an şunu fark ediyorsun:

Biri sınırı zorluyor,
diğeri o sınırın içinde seni tutuyor.

Biri itiyor,
diğeri düşmene izin vermiyor.

Bir gün Ecem çarşaf sererken durdum.

Bu sefer fark etti.

“Düzgün mü oldu?” dedi.

Dedim ki:

“Ben evde kendi yatağımı toplamıyorum,
sen burada başkaları için uğraşıyorsun.”

Güldü:

“Evde toplamıyorum ben de.”

Sonra ekledi:

“Ama burada biri kullanacak diye… farklı geliyor.”

O an şunu anlıyorsun:

Aynı işi yapmak başka,
birine dokunmak başka.

Odanın diğer tarafında Ahmet amca var.

Kelimeyi arıyor.

Bulamıyor.

Eskiden biri hemen tamamlar.

Burada kimse acele etmiyor.

Fatma teyze yanında.

Sadece bakıyor.
Bekliyor.

Ve birkaç saniye sonra Ahmet amca cümleyi tamamlıyor.

Bir köşede Özlem var.

Oğlu yanında.

Her gün geliyorlar.

Yorgunluk belli.

Ama durmuyor.

Buse hoca birine “bir tane daha” derken,
hayat Özlem’e çoktan yüzlercesini söylemiş.

Ve o hâlâ devam ediyor.

Seans ilerledikçe oda değişiyor.

İlk baştaki yabancılık gidiyor.

Yerine başka bir şey geliyor.

Samimiyet.

Konuşmalar başlıyor.

“Bugün nasılsın?”
“Dün nasıldı?”

Sonra biraz daha.

Bir bakmışsın…

hiç tanımadığın insanlarla
kendi hayatından parçalar paylaşıyorsun.

Rol yok.
Filtre yok.

Zaten kimsenin o enerjisi yok.

Seans bitiyor.

Yorgunuz.

Ama tuhaf bir şekilde… daha iyiyiz.

Servise dönüyoruz.

Yine Cevdet abi.

Aynadan bakıyor.

“Bugün iyiydin,” diyor.

Ben gülüyorum:

“Abi hep diyorsun bunu.”

O da gülüyor:

“İyi olmasan söylemem.”

Yol aynı.

Şehir aynı.

Ama ben aynı değilim.

Ve o an fark ediyorum:

Burada kimse kimseyi uzun zamandır tanımıyor.

Ama herkes birbirini… gerçekten anlıyor.

Belki bir ay sonra kimse kimsenin adını hatırlamayacak.

Ama o anlar…

kalacak.

Çünkü bazı insanlar hayatında kalmaz.

Ama iz bırakır.

Ve bazen…

en gerçek bağlar,
en kısa sürenler oluyor.

Erişilebilirlik Bir Jest Değil, Mecburiyet — Hâlâ Anlaşılmadı

Erişilebilirlik: Kimse Konuşmuyor Ama Herkesin Başına Geliyor

Erişilebilirlik denince çoğu kişinin aklına hâlâ aynı şey geliyor:
“Engelli bireyler için yapılan ekstra işler.”

Yani biraz lüks.
Biraz opsiyonel.
Olmasa da olur… ama olursa da güzel olur gibi.

Kurumsal karşılığı ise daha da net:
“Bunu bir ara ele alalım.”


Gerçek Hayat

Sonra hayat devreye giriyor.

Bir gün elin dolu oluyor.
Bir gün yorgun oluyorsun.
Bir gün o küçük yazıyı seçemiyorsun.

Ve o an fark ediyorsun:

Her şey aslında o kadar da kullanılabilir değilmiş.


Kısa Bir Anı

Bunu en net anladığım anlardan biri çok basitti.

Bir yere gittim.
Her şey kağıt üstünde kusursuzdu: giriş var, kapı var, sistem çalışıyor.

Ama o kapıyı kullanamadım.

Kimse fark etmedi.
Çünkü onlar için sorun yoktu.

Ama benim için çok netti:
Orası herkes için yapılmamıştı.


En Güzel Yalan

En sevdiğim cümle şu:
“Herkes kullanabiliyor.”

Gerçekten mi?

Yoksa kullanamayanlar zaten uğraşmayı bırakıp sessizce vaz mı geçiyor?

Çünkü genelde olan bu:
İnsanlar zorlandıkları şeyi raporlamıyor, terk ediyor.

Ve biz de sanıyoruz ki sistem çalışıyor.


Herkesin Konusu

Erişilebilirlik sadece “bir grup insan” için değil.

Bugün değil belki ama
yarın, bir gün, bir an…

Sen de bir şeylere erişemediğin bir noktaya geliyorsun.

Elin doluyken, yorgunken, dikkatin dağılmışken.

Ve o an anlıyorsun:

Bu konu aslında hepimizin konusu.


Net Gerçek

Erişilebilirlik bir “jest” değil.
Bir “iyilik” değil.
Bir “ekstra” hiç değil.

Bu işin doğru hali bu.

Ve daha net söylemek gerekirse:

Erişilemiyorsa, eksiktir.


Soru

En son ne zaman bir yerde
“Ben bunu neden yapamıyorum?” dedin?

Ve gerçekten…

Sorun sende miydi?


Aykan İnal
www.aykaninal.com.tr

ITSM Sadece Bir Tool Değil

Kendi sitemde paylaşmak üzere, son dönemde ITSM tarafında yaptığım çalışmaları ve yaklaşımımı biraz daha sade bir dille anlatmak istedim. Çok “kitabi” bir ITIL yazısı değil; daha çok sahada neyle karşılaştım, neyi neden değiştirdim ve ne işe yaradı onun özeti gibi düşünebilirsiniz.


ITSM’e başlarken: Sorun tool değil, akış

İlk fark ettiğim şey şuydu:
Aslında elimizde kötü bir tool yoktu. Jira Service Management gayet güçlüydü. Ama süreçler karışıktı.

  • Incident ile request birbirine girmişti
  • Herkes her şeyi aynı formdan açıyordu
  • Teknik alanlar kullanıcıya bırakılmıştı
  • Değişiklikler (change) kontrolsüz ilerliyordu

Yani problem “hangi tool’u kullanıyoruz” değil,
👉 talebin nasıl açıldığı ve nasıl yönetildiğiydi

Ben de buradan başladım.


Incident – Request – Change ayrımını netleştirmek

ITIL’in en temel ama en çok ihmal edilen kısmı burası.

Benim yaklaşımım basitti:

  • Incident → Bir şey çalışmıyorsa
  • Service Request → Bir şey yapılması isteniyorsa
  • Change → Sistem üzerinde değişiklik yapılacaksa

Bunu sadece teknik olarak ayırmak yetmiyor, kullanıcıya da doğru anlatmak gerekiyor.

Portalın en üstüne şu mantığı koydum:

  • “Bir şey çalışmıyorsa → Sorun Bildir”
  • “Bir şey istiyorsan → ilgili formu seç”

Bu küçük dokunuş bile yanlış açılan ticket’ları ciddi şekilde azalttı.


Form tasarımı: Kullanıcıya teknik soru sorma

Başta formlarda klasik alanlar vardı:

  • General Incident Type
  • Software Type
  • Category vs.

Ama gerçek şu: kullanıcı bunları bilmiyor.

Ben de hepsini sadeleştirdim.

Örnek:

Eskisi:
❌ General Incident Type

Yenisi:
✔ Sorun Türü

  • Giriş yapamıyorum
  • Çalışmıyor
  • Yavaş
  • Hata alıyorum

Kuralım şu oldu:
👉 Kullanıcı ihtiyacını söyler, çözüm şeklini IT belirler


Access yönetimi: Basit vs yetkili erişim

Access tarafı genelde en çok risk barındıran alan.

Burayı ikiye ayırdım:

1. Normal Access

  • Jira / Confluence erişimi
  • Teams / SharePoint erişimi

2. Privileged Access

  • Local Admin
  • Admin yetkileri
  • Kritik sistem erişimleri

Özellikle Local Admin için:

  • Kalıcı yetki vermemeye çalıştım
  • Mümkün olduğunca geçici (temporary) erişim modeli kurdum
  • Gerekçe (justification) zorunlu yaptım

Bu hem güvenlik hem de audit açısından ciddi fark yarattı.


Change Management: “Küçük değişiklik” diye bir şey yok

Sahada en çok gördüğüm şeylerden biri:
“Ufak bir değişiklik yapalım” deyip production’ı bozmak.

Bunu engellemek için Application Change formunu ayrı tuttum.

Bu formda:

  • Değişiklik türü (workflow, config, flow vs.)
  • Gerekçe (neden yapılıyor)
  • Etki (impact)

alanlarını zorunlu yaptım.

Bazı durumlarda da approval süreci ekledim.

Yani aslında klasik ITIL Change Management mantığını,
👉 gereksiz karmaşaya sokmadan uygulamaya çalıştım.


Cihaz tarafı: Reinstallation’ı Incident’tan ayırmak

Kullanıcılar genelde şöyle geliyor:

“Format atalım”

Ama bu her zaman doğru çözüm değil.

O yüzden:

  • Device Reinstallation’ı ayrı bir form yaptım
  • Incident’tan tamamen ayırdım

Kullanıcıya da şunu dedim:

👉 “Yeniden kurulum istiyorum” demen yeterli
👉 Nasıl yapılacağına IT karar verir

Ayrıca:

  • Veri sorumluluğunu kullanıcıya bıraktım
  • Onay checkbox ekledim

Bu da ileride çıkabilecek sorunları minimize etti.


Yazılım yönetimi: Tek form, merkezi kontrol

Yazılım tarafında da ayrı ayrı formlar yerine tek bir yapı kurdum:

Software Installation & Update

Kullanıcı sadece şunu yazıyor:

  • Hangi yazılımı istiyor

Arka tarafta ben:

  • Standart mı?
  • Intune üzerinden mi dağıtılacak?
  • Approval gerekiyor mu?

bunlara göre ilerliyorum.


Genel sonuç: Küçük değişiklikler, büyük fark

Yaptığım şey aslında çok kompleks değil.
Ama doğru yerlere dokununca etkisi büyük oluyor.

Gözlemlediğim değişimler:

  • Ticket kalitesi arttı
  • Yanlış form açma azaldı
  • Çözüm süreleri kısaldı
  • IT ekibi daha az yoruluyor
  • Kullanıcı deneyimi iyileşti

Son söz

Bu süreç bana şunu net gösterdi:

ITSM işi tool kurmak değil,
👉 doğru akışı tasarlamak işi.

Formu sade yaptığında,
kullanıcıyı zorlamadığında,
ve ITIL mantığını arkada doğru kurguladığında…

sistem gerçekten çalışmaya başlıyor.

Türkiye 5G’ye Geçti: Hız Değil, İş Yapış Şeklinin Değişmesi

Türkiye 5G’ye geçti.

Dışarıdan bakınca olay basit: “internet hızlandı.”
Ama IT tarafında bu işi yapan biri olarak benim gördüğüm bu değil.

Bu hız meselesi değil, bekleme süresinin ortadan kalkması.


5G’yi Doğru Okumak

5G’yi anlamak için teknik terimlere boğmaya gerek yok.

  • Düşük gecikme
  • Daha fazla cihaz
  • Daha hızlı veri

Ama bunların birleşimi şu:

Sistem artık beklemiyor


4G vs 5G

4G şöyle çalışıyordu:

Ticket aç → sıraya gir → cevap bekle

5G’de:

Ticket açtığın anda çözülmüş gibi

Ya da daha sade:

  • 4G: “Birazdan”
  • 5G: “Şu an”

IT Dünyasında Asıl Değişim

Benim yaptığım işe vurursam olay çok net:

Endpoint = Patlama

Eskiden:

  • 1000 cihaz
  • Kontrol edilebilir ortam

Şimdi:

  • Her şey bağlı
  • Telefon, laptop, IoT, sensör…
  • 10.000+ cihaz

Bu neye benziyor biliyor musun?

Küçük bir ofisi yönetirken bir anda AVM’nin güvenliğini yönetmeye başlamak


Endpoint Yönetimi = Trafik Polisi

Eskiden araçlar yavaştı, trafik sakindi.
Şimdi herkes aynı anda yola çıkmış gibi.

Sen ortadasın:

Her cihazı kontrol etmeye çalışan trafik polisi

Ama fark şu:

Araçlar artık Ferrari hızında


Güvenlik: “İçerideyim güvendeyim” Bitti

Eskiden şöyleydi:

  • VPN içindeyse tamam
  • Network içindeyse güvende

Artık?

Kullanıcı evde
cihaz başka yerde
servis cloud’da

Yani:

“İçerisi” diye bir şey kalmadı

O yüzden Zero Trust artık seçenek değil.


Log & Monitoring: Sonradan Bakma Lüksü Yok

Eskiden:

  • Problem olur
  • Log’a bakarsın
  • Analiz edersin

Şimdi?

Problem olur → anında yakalayamazsan zaten geçmiş olsun

Çünkü sistemler beklemiyor.

Monitoring artık:

“Ne olmuş?” değil
“Olurken yakala”


Edge Computing: İşin Kalbi

Burası kritik.

Ben bunu hep şöyle anlatıyorum:

Kararı merkeze bırakma, bulunduğun yerde ver


Eski Mantık

  • Veri oluşur
  • Cloud’a gider
  • İşlenir
  • Geri gelir

Bu süreç = zaman kaybı


Yeni Mantık (Edge)

  • Veri oluşur
  • Aynı yerde işlenir
  • Anında karar

Günlük Hayat Metaforu

Eski sistem:

Yemek sipariş veriyorsun → başka şehirden geliyor

Edge:

Yemek önünde pişiyor


Gerçek Dünya

Otonom araç:

  • Cloud’a sorarsa → geç kalır
  • Edge ile → anında fren

Fabrika robotu:

  • Gecikirse → hata yapar

Yani:

Karar artık merkeze değil, sahaya taşınıyor


Erişilebilirlik: İşin En Değerli Tarafı

Bu konu çok konuşulmuyor ama bence en kritik yer burası.

Benim için teknoloji:

konfor değil, dengeleyici


İşitme Engelli Biri İçin

Eskiden:

  • Altyazı var ama gecikmeli
  • Konuşma kaçıyor

Şimdi:

Konuşma → anında yazıya dönüşüyor

Yani:

Kaçırma yok


Görme Engelli Biri İçin

Telefonla etrafı anlamaya çalışıyorsun.

4G’de:

  • Gecikme = yanlış yön

5G’de:

Anında analiz = güvenilir sonuç


Fiziksel Engelli Biri İçin

Eskiden uzaktan çalışma:

“İdare eder”

Şimdi:

Ofiste olmakla aynı


Riskler: Kimse Bu Tarafı Konuşmuyor

Her şey hızlandı ama sadece iyi tarafı değil.

  • Saldırılar da hızlandı
  • Yayılma süresi düştü
  • Etki büyüdü

Yani:

Hız sadece sana gelmiyor, saldırgana da geliyor


Sonuç (Benim Net Bakışım)

Benim için 5G şudur:

  • Bu bir internet upgrade’i değil
  • Bu bir çalışma şekli değişimi

Ve en net cümlem:

5G = hız değil
gecikmenin ortadan kalkması

Bir tık daha açık söyleyeyim:

5G, daha hızlı olmak değil
hayata geç kalmamaktır

Evimiz Akıllandı. Peki Biz?

Eskiden ev dediğin şey; kapı, pencere, kilit, bir de anahtardı.
Şimdi ev dediğin şey; IP adresi, firmware, API ve bilinmeyen Çin sunucularına giden log dosyaları.

Ama olsun…
Salonun ışığını Dubai’den kapatabiliyoruz.

Akıllı priz var.
Akıllı ampul var.
Akıllı kilit var.
Akıllı kamera var.

Bir tek kullanıcı akıllı değil.


Ev Mi Bu, Küçük Bir Veri Merkezi Mi?

Artık evlerimiz sıcak bir yuva değil; küçük bir “data center”.
Router ortada, IoT cihazları etrafa dağılmış.
Hepsi internete bağlı.
Hepsi konuşuyor.
Ama kimle konuştuğunu kimse bilmiyor.

Akıllı süpürge evin planını çıkarıyor.
Sesli asistan evde kim ne konuşuyor biliyor.
Akıllı TV hangi siyasi videoyu izlediğini not alıyor.

Biz de gururla diyoruz ki:
“Ya teknoloji çok ilerledi.”

Evet.
Ama mahremiyet geri gitti.


Konforun Bedeli: Görünmez Açık Kapılar

Çoğu akıllı cihaz şu şekilde geliyor:

  • Varsayılan şifre: 123456
  • Güncelleme: Kullanıcıya kalmış
  • Güvenlik: “Umarız bir şey olmaz”

Bir hacker için bu ev, kilidi açık bırakılmış bir villa gibi.
Ama villa sahibi içeride oturup Netflix izliyor ve “Siber saldırılar bana gelmez” diye düşünüyor.

İlginç bir özgüven.


En Masum Cihaz En Büyük Risk Olabilir

Kimse robot süpürgeden korkmaz.
Ama o süpürge:

  • Evin haritasını biliyor
  • Hangi odada ne var biliyor
  • Günün hangi saatinde kim nerede biliyor

Bir banka soyguncusu için bundan daha iyi keşif raporu olabilir mi?

Ama biz hala “çekim gücü çok iyi ya” kısmındayız.


Evden Çalışma Çağının Sessiz Krizi

Çalışan ev ağı üzerinden şirkete VPN ile bağlanıyor.
Aynı ağda:

  • Güncellenmemiş IP kamera
  • Ucuz marka akıllı priz
  • Varsayılan şifreli modem

Sonra şirket milyon dolarlık firewall alıyor.

Kapı çelik.
Ama pencere açık.


Asıl Soru: Evimiz Akıllı mı, Yoksa Sadece Bağlı mı?

Bağlı olmak akıllı olmak değildir.

Bir cihazın internete bağlı olması onu güvenli yapmaz.
Tersine, onu görünmez bir vitrine çıkarır.

Ve biz o vitrinin önünde selfie çekiyoruz.


Ne Yapmalı? (Gerçekten Yapmalı)

Romantik cümleleri bırakıp teknik konuşalım:

  • Varsayılan şifreleri değiştirin
  • IoT cihazlarını ayrı ağda çalıştırın (Guest / VLAN)
  • Firmware güncellemelerini takip edin
  • İhtiyacınız olmayan cihazı bağlamayın
  • Mikrofonu olan her şeye “gerekiyor mu?” diye sorun

Akıllı ev teknolojisi düşman değil.
Ama bilinçsiz kullanım, davetiye çıkarır.

Konfor güzel.
Ama güvenlik yoksa, konfor sadece iyi paketlenmiş bir riskten ibarettir.


Günün sonunda mesele şu:

Biz teknolojiyi mi yönetiyoruz,
yoksa teknoloji bizim evimizi sessizce envantere mi alıyor?

Düşünmek lazım.

Aykan İnal

Barış Yatakta Başlar, Savaşma – Seviş

Savaş dedikleri şey aslında dev bir ego yarışması.
Biri “ben haklıyım” diye bağırıyor, diğeri “daha haklıyım” diye top atıyor.
Sonra şehir ortada kalıyor; çocuk gibi, iki inatçı babanın kavgasında.

Ve tam ortasında biz…
Sevişiyoruz.

Evet, yanlış duymadın.
Çünkü savaşın en sevmediği şey üretkenliktir.
O yıkmayı sever.
Biz ise inşa etmeyi.

Savaş beton döker.
Biz ten dökeriz.

Savaş harita çizer.
Biz birbirimizin sırtında yol buluruz.

Savaş “sınır” der.
Biz “gel buraya” deriz.

Birileri tankla girer şehre, biz parmak uçlarımızla gireriz birbirimize.
Onların mühimmatı barut, bizimki nabız.

Savaş insanı taş yapmaya çalışır.
“Duyguyu kapat, kalbi sustur, merhameti rafa kaldır” der.
Biz inadına dokunuruz.
Çünkü en büyük sabotaj, sertleşmiş dünyaya yumuşak kalmaktır.

Kurşun sesleri fon müziği olmuşken, biz nefes sesini yükseltiriz.
Sirenler çalarken, ten alarm verir.

Ve ironik olan şu: Savaşın generalleri harita başında strateji kurarken biz bir yatakta barış anlaşması imzalarız.
Maddesi tek: “Birbirine zarar vermeyeceksin.”

Onlar şehirleri ele geçirir.
Biz birbirimizi.

Onlar zafer ilan eder.
Biz teslim oluruz.

Ve belki de en komiği şu: Savaş, insanlığı bitirmek için çıkar.
Ama iki insanın birbirine sarılması tüm o gürültüyü boşa düşürür.

Çünkü bazen en büyük başkaldırı,
dünyanın kavga ettiği yerde birini seçip “Ben senin tarafındayım” demektir.

Aykan İnal

www.aykaninal.com.tr

Edge mi Chrome mu?

Kurumsalda Mesele Tarayıcı Değil, Sabır Testidir

Kurumsal hayatta tarayıcı seçimi genelde yanlış bir yerden tartışılır.
“Hangisi daha hızlı?”
“Hangisi daha az RAM yiyor?”

Oysa gerçek soru şudur:

Pazartesi sabahı hangisi daha az sorun çıkarıyor?

Çünkü ne olursa olsun bir şey bozulduğunda, BT departmanı yine seni suçlar.
Profil bozulmuştur.
Senkronizasyon karışmıştır.
Önbellek “kendiliğinden” dolmuştur.

Ve sen sadece mailine bakmak istemişsindir.

Bu yazıda Edge mi Chrome mu tartışmasını teknik tablolarla değil, kurumsal gerçeklerle ele alalım.


Edge ve Chrome Aynı Motoru Kullanıyor (Ama Aynı Kafada Değiller)

Önce netleştirelim:
Microsoft Edge ve Google Chrome aynı altyapı üzerinde çalışır: Chromium.

Yani;

  • Web uyumluluğu aynı
  • Siteler aynı şekilde açılır
  • “Bu site Chrome’da açılıyor ama Edge’de açılmıyor” devri büyük ölçüde bitmiştir

Fark şurada başlar:

👉 Tarayıcı nerede yaşıyor?


Microsoft 365 Kullanan Kurumlarda Edge Neden Daha Rahat?

Eğer kurumunuzda:

  • Microsoft 365
  • Entra ID (Azure AD)
  • Intune
  • Defender
  • SharePoint / OneDrive

kullanılıyorsa, Edge zaten bu evin içinde doğmuştur.

Windows’a giriş yaparsın,
Office’e giriş yaparsın,
Edge seni zaten tanır.

Ek şifre sormaz.
Ek eklenti istemez.
“Bir daha giriş yap” diye seni yormaz.

Chrome ise bu ortamda biraz misafir gibidir.
Çalışır ama çoğu zaman:

  • ekstra eklenti
  • ekstra ayar
  • ekstra politika

ister.

Kurumsal dünyada “ekstra” kelimesi genelde şu anlama gelir:

“Yakında bununla ilgili bir ticket açılacak.”


Senkronizasyon Meselesi (BT’nin Gizli Kâbusu)

Edge’de tarayıcı verileri kurumsal Microsoft hesabıyla senkron olur.

Yani çalışan ayrıldığında:

  • hesap kapatılır
  • senkron kesilir
  • kontrol şirkette kalır

Chrome tarafında ise çoğu zaman kullanıcılar senkronizasyonu kişisel Google hesabıyla yapar.

Sonra ne olur?

  • Yer imleri gider
  • Parolalar gider
  • Bazı alışkanlıklar şirketten ayrılır

Ve kimse bunun farkına ilk gün varmaz.

Kurumsalda bu küçük detaylar, büyük risklere dönüşür.


Mobil ve BYOD Tarafında Oyun Değişiyor

İşin kırılma noktası burasıdır.

Kişisel telefonlardan kurumsal sistemlere erişim artık kaçınılmaz.
Ve asıl soru şudur:

Kurumsal veri kişisel cihazda nasıl korunacak?

Edge burada ciddi fark yaratır

Mobil Edge:

  • Intune APP / MAM destekler
  • Kopyala–yapıştır kısıtlanabilir
  • Ekran görüntüsü engellenebilir
  • PIN veya biyometrik zorunlu tutulabilir
  • Kullanıcı ayrıldığında kurumsal veri uzaktan silinebilir

Chrome mobilde bu seviyede uygulama koruması sunmaz.

Bu yüzden birçok kurum mobil erişimde açıkça şunu söyler:

“Kurumsal erişim için Edge kullan.”

Bu bir tercih değil, veri güvenliği refleksidir.


Güvenlik: İkisi de Güçlü, Ama Edge Daha Görünür

Chrome güvenlidir.
Buna itiraz yok.

Ama Edge’in avantajı şudur:

Microsoft Defender, Security Center ve log altyapısıyla doğrudan konuşur.

Yani bir olay olduğunda:

  • kim girdi
  • nereden girdi
  • ne indirdi

daha net izlenir.

SOC ekipleri için görünürlük, güvenlikten bile değerlidir.


“Bizim Bir Tane Eski Uygulama Var” Gerçeği

Her kurumda vardır o cümle:

“Abi bizim bir tane eski sistem var…”

ActiveX, eski portal, legacy uygulama…

Edge burada IE Mode ile hâlâ hayat kurtarır.
Chrome bu konuda nettir:

“Ben modernim, geçmişle yüzleşmem.”

Kurumsal gerçeklik ise pek modern değildir.


Peki Sonuç Ne?

Chrome kötü bir tarayıcı değil.
Hızlıdır, stabildir, yaygındır.

Ama Microsoft 365 merkezli bir kurumda Chrome kullanmak çoğu zaman şuna benzer:

Evdeki tesisat Microsoft, ama sen uzatma kablolarıyla yaşamaya çalışıyorsun.

Olur mu?
Olur.

Ama neden?

Edge artık eski Edge değil.
Chromium sayesinde hızlı.
Ama farkı şu:

👉 Kurumsal aklı var.

Daha az ayar,
daha az karmaşa,
daha az “neden böyle oldu?” sorusu.

BT dünyasında en pahalı şey lisans değildir.

Huzurdur.

Ve bazen doğru tarayıcı,
Pazartesi sabahını kurtarır.

Aykan İNAL

Kaynak : https://msendpointmgr.com/2025/11/18/microsoft-edge-vs-google-chrome-in-the-enterprise/

Offline Kalpler Derneği Başkanıyım

Kalabalıkta
yalnız kalabilen ender insanlardanım.

Bir yetenek değil bu,
etiketi kopmuş bir savunma biçimi.

Hayat bana insan verdi,
ben araya mesafe koydum.
Bazı şeyler yakın durunca
can yakıyor.

IT uzmanıyım.
Başkalarının sistemleri çöktüğünde
ben ayakta kalırım.

Ama biri
“nasılsın?” dediğinde
içimdeki sunucu
aniden kapanır.

Cevap yok.
Zaman aşımı.
Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.

Sabah evden çıkarken
kapıyı iki kez kilitlerim.

Biri hırsızlar için,
diğeri ihtimaller için.

Çünkü insan
başına ne geleceğinden değil,
başına kimin geleceğinden korkar.

Yolda yürürken
kaldırımlar bana tuzak kurmuş gibi.

Taşlar yerinde durmaz.
Sanki bilerek
ayağımın altına girerler.

Şehir hızlıdır.
Ben şehre göre değilim.
Olsam da
zaten uymazdık.

İnsanlar bir yerlere yetişir.
Ben de yetişiyorum aslında…

Kendime.

Ama hep biraz geç.

Konuşurken
kelimeleri tartarım.
Ağır ağır bırakırım cümlelerin içine.

Karşımdaki sabırsızlanır.
Bitirmemi beklemeden
anladığını sanır.

Oysa ben
henüz başındayımdır.

Hayatta da öyleyim.
Herkes son sayfadayken
ben giriş bölümündeyim.

Telefonuma bakarım.
Bildirim yok.

Kalbim çekmiyor sanki.
Operatörü değiştirmeyi düşündüm.
Duygusal kapsama alanı zayıf.

“Neden evlenmedin?” derler.

Sanki evlilik
bir yazılım paketi.

Standart sürüm mü,
premium mu?

Ben deneme sürümünde kaldım.
Süresi doldu
ama silmeye kıyamadım.

Yalnız yaşıyorum.
Ama yalnız başıma değil.

Yalnızlıkla birlikte.

Sessizdir.
Kapıyı çarpmaz.
Gitmez.

Sadece oturur
ve içine bakar.

Akşam eve gelirim.
“Hoş geldin” derim.

Cevap yok.

Ama beklemem de.
Bazı cümleler
duyulmak için değil,
söylenmek içindir.

Bazen kendimle konuşurum.
Sonra susarım.

Kendime trip atarım.

İnsanın kendine trip atması
kişisel gelişimin
son evresidir.

Gece yürüyüşe çıkarım.
Şehir o zaman daha dürüst olur.

Gündüz herkes rol yapar.
Gece kimse kimseye
bir şey ispatlamaz.

Sokak lambaları bile
sadece işini yapar.

Yanırlar.
O kadar.

Birini sevmek isterim.
Ama bağımlılık gibi değil.

Sigara gibi de değil.

Kahve gibi olsun isterim.
Bırakamayayım
ama beni de yormasın.

Yalnızlıktan korkarım.
Ama yanlış insanla kalmaktan
daha çok.

Bu yüzden çoğu zaman
yalnızlığı seçmem,
yalnızlık beni seçer.

Offline Kalpler Derneği Başkanıyım.

Üye sayısı: bir.
Aidat: geceleri düşünmek.

Ama yine de…

Kapıyı kilitlemem.

Biri gelir diye değil,
gelmeyeceğini bilip
umudu açık bırakmak için.

Aykan İNAL

Kot Pantolon Gibi Sevgili Değiştiren Bir Toplumda…

Bizim toplum sevgili değiştirmeyi
kot pantolon değiştirmekle karıştırmış durumda.

“Bu sıktı.”
“Bu bana uymadı.”
“Yeni sezon çıktı.”

Hop…
Sepete yeni insan.

İlişki artık deneme kabini gibi:
Üç gün dene, olmazsa
kasaya bile uğramadan bırak.

Eskiden insanlar ilişkiyi tamir ederdi,
şimdi direkt çöpe atıyoruz.
Vida gevşedi mi?
Yeni sevgili alıyoruz.

Hızlı Tüketim Aşkı™

Tanış: Pazartesi
Aşık ol: Çarşamba
Toksik ilan et: Cuma
Ayrıl: Pazar
Yeni sevgili: Salı

Sosyal medyada herkes
“ruhumun eşi”ni buluyor.
Ayda üç tane.

Ruh mu çoğalıyor,
yoksa eşler mi seri üretim bilmiyorum.

Gelelim Bana…

Evet, engelli olan benim.

Bu aşk piyasasında
“özel kategori”yim.

İnsanlar bana bakarken şunu düşünüyor:

  • “Zor olur mu?”
  • “Bununla hayat geçer mi?”
  • “Bana yük olur mu?”

Kalbimi soran yok.
Duygularımı merak eden yok.
Ama fiziksel halim
CV gibi inceleniyor.

Sanki sevgili değil de
taşınması zor bir koltuk takımıyım.

Daha tanımadan vazgeçiyorlar.
Gülüşümü görmeden.
Nasıl sevdiğimi bilmeden.

Engel bende, evet.
Ama sevememek mi engel,
yoksa önyargı mı?

Bence cevap belli.

Ben Bu Sisteme Uymuyorum

Ben:

    1. günde “ruh eşim” demiyorum
  • İlk tartışmada kaçmıyorum
  • “Zor” deyip insan silmiyorum
  • Sevgiyi kullan-at görmüyorum

Evet, ben eski modelim.

Ama eski modeller:

  • Sağlam olur
  • Kolay bozulmaz
  • Sahibini yarı yolda bırakmaz

Aşk Trend Ürün Değil

Aşk:

  • Kampanyayla alınmaz
  • Story atınca başlamaz
  • Engelle bitmez

Aşk emek ister.
Sabır ister.
Ve en önemlisi
adam gibi insan olmayı ister.

Belki bu yüzden
Kore dizilerini seviyorum.

Adam seviyor…
3 bölüm sürüyor.

Bizde?
3 story sürüyor.

Sonuç

Kot pantolon gibi sevgili değiştiren bu toplumda
evet, ben farklıyım.

Çünkü engelim var
ama kalbim sağlam.

Bir gün biri çıkacak
engelime değil
insanlığıma bakacak.

İşte o zaman diyeceğim ki:

“İyi ki herkes yanlış çıktı.”

Çünkü doğru insan
hızlı gelmez.

Yavaş gelir.
Sessiz gelir.
Ama kalıcı gelir.