Evimiz Akıllandı. Peki Biz?

Eskiden ev dediğin şey; kapı, pencere, kilit, bir de anahtardı.
Şimdi ev dediğin şey; IP adresi, firmware, API ve bilinmeyen Çin sunucularına giden log dosyaları.

Ama olsun…
Salonun ışığını Dubai’den kapatabiliyoruz.

Akıllı priz var.
Akıllı ampul var.
Akıllı kilit var.
Akıllı kamera var.

Bir tek kullanıcı akıllı değil.


Ev Mi Bu, Küçük Bir Veri Merkezi Mi?

Artık evlerimiz sıcak bir yuva değil; küçük bir “data center”.
Router ortada, IoT cihazları etrafa dağılmış.
Hepsi internete bağlı.
Hepsi konuşuyor.
Ama kimle konuştuğunu kimse bilmiyor.

Akıllı süpürge evin planını çıkarıyor.
Sesli asistan evde kim ne konuşuyor biliyor.
Akıllı TV hangi siyasi videoyu izlediğini not alıyor.

Biz de gururla diyoruz ki:
“Ya teknoloji çok ilerledi.”

Evet.
Ama mahremiyet geri gitti.


Konforun Bedeli: Görünmez Açık Kapılar

Çoğu akıllı cihaz şu şekilde geliyor:

  • Varsayılan şifre: 123456
  • Güncelleme: Kullanıcıya kalmış
  • Güvenlik: “Umarız bir şey olmaz”

Bir hacker için bu ev, kilidi açık bırakılmış bir villa gibi.
Ama villa sahibi içeride oturup Netflix izliyor ve “Siber saldırılar bana gelmez” diye düşünüyor.

İlginç bir özgüven.


En Masum Cihaz En Büyük Risk Olabilir

Kimse robot süpürgeden korkmaz.
Ama o süpürge:

  • Evin haritasını biliyor
  • Hangi odada ne var biliyor
  • Günün hangi saatinde kim nerede biliyor

Bir banka soyguncusu için bundan daha iyi keşif raporu olabilir mi?

Ama biz hala “çekim gücü çok iyi ya” kısmındayız.


Evden Çalışma Çağının Sessiz Krizi

Çalışan ev ağı üzerinden şirkete VPN ile bağlanıyor.
Aynı ağda:

  • Güncellenmemiş IP kamera
  • Ucuz marka akıllı priz
  • Varsayılan şifreli modem

Sonra şirket milyon dolarlık firewall alıyor.

Kapı çelik.
Ama pencere açık.


Asıl Soru: Evimiz Akıllı mı, Yoksa Sadece Bağlı mı?

Bağlı olmak akıllı olmak değildir.

Bir cihazın internete bağlı olması onu güvenli yapmaz.
Tersine, onu görünmez bir vitrine çıkarır.

Ve biz o vitrinin önünde selfie çekiyoruz.


Ne Yapmalı? (Gerçekten Yapmalı)

Romantik cümleleri bırakıp teknik konuşalım:

  • Varsayılan şifreleri değiştirin
  • IoT cihazlarını ayrı ağda çalıştırın (Guest / VLAN)
  • Firmware güncellemelerini takip edin
  • İhtiyacınız olmayan cihazı bağlamayın
  • Mikrofonu olan her şeye “gerekiyor mu?” diye sorun

Akıllı ev teknolojisi düşman değil.
Ama bilinçsiz kullanım, davetiye çıkarır.

Konfor güzel.
Ama güvenlik yoksa, konfor sadece iyi paketlenmiş bir riskten ibarettir.


Günün sonunda mesele şu:

Biz teknolojiyi mi yönetiyoruz,
yoksa teknoloji bizim evimizi sessizce envantere mi alıyor?

Düşünmek lazım.

Aykan İnal

Barış Yatakta Başlar, Savaşma – Seviş

Savaş dedikleri şey aslında dev bir ego yarışması.
Biri “ben haklıyım” diye bağırıyor, diğeri “daha haklıyım” diye top atıyor.
Sonra şehir ortada kalıyor; çocuk gibi, iki inatçı babanın kavgasında.

Ve tam ortasında biz…
Sevişiyoruz.

Evet, yanlış duymadın.
Çünkü savaşın en sevmediği şey üretkenliktir.
O yıkmayı sever.
Biz ise inşa etmeyi.

Savaş beton döker.
Biz ten dökeriz.

Savaş harita çizer.
Biz birbirimizin sırtında yol buluruz.

Savaş “sınır” der.
Biz “gel buraya” deriz.

Birileri tankla girer şehre, biz parmak uçlarımızla gireriz birbirimize.
Onların mühimmatı barut, bizimki nabız.

Savaş insanı taş yapmaya çalışır.
“Duyguyu kapat, kalbi sustur, merhameti rafa kaldır” der.
Biz inadına dokunuruz.
Çünkü en büyük sabotaj, sertleşmiş dünyaya yumuşak kalmaktır.

Kurşun sesleri fon müziği olmuşken, biz nefes sesini yükseltiriz.
Sirenler çalarken, ten alarm verir.

Ve ironik olan şu: Savaşın generalleri harita başında strateji kurarken biz bir yatakta barış anlaşması imzalarız.
Maddesi tek: “Birbirine zarar vermeyeceksin.”

Onlar şehirleri ele geçirir.
Biz birbirimizi.

Onlar zafer ilan eder.
Biz teslim oluruz.

Ve belki de en komiği şu: Savaş, insanlığı bitirmek için çıkar.
Ama iki insanın birbirine sarılması tüm o gürültüyü boşa düşürür.

Çünkü bazen en büyük başkaldırı,
dünyanın kavga ettiği yerde birini seçip “Ben senin tarafındayım” demektir.

Aykan İnal

www.aykaninal.com.tr

Edge mi Chrome mu?

Kurumsalda Mesele Tarayıcı Değil, Sabır Testidir

Kurumsal hayatta tarayıcı seçimi genelde yanlış bir yerden tartışılır.
“Hangisi daha hızlı?”
“Hangisi daha az RAM yiyor?”

Oysa gerçek soru şudur:

Pazartesi sabahı hangisi daha az sorun çıkarıyor?

Çünkü ne olursa olsun bir şey bozulduğunda, BT departmanı yine seni suçlar.
Profil bozulmuştur.
Senkronizasyon karışmıştır.
Önbellek “kendiliğinden” dolmuştur.

Ve sen sadece mailine bakmak istemişsindir.

Bu yazıda Edge mi Chrome mu tartışmasını teknik tablolarla değil, kurumsal gerçeklerle ele alalım.


Edge ve Chrome Aynı Motoru Kullanıyor (Ama Aynı Kafada Değiller)

Önce netleştirelim:
Microsoft Edge ve Google Chrome aynı altyapı üzerinde çalışır: Chromium.

Yani;

  • Web uyumluluğu aynı
  • Siteler aynı şekilde açılır
  • “Bu site Chrome’da açılıyor ama Edge’de açılmıyor” devri büyük ölçüde bitmiştir

Fark şurada başlar:

👉 Tarayıcı nerede yaşıyor?


Microsoft 365 Kullanan Kurumlarda Edge Neden Daha Rahat?

Eğer kurumunuzda:

  • Microsoft 365
  • Entra ID (Azure AD)
  • Intune
  • Defender
  • SharePoint / OneDrive

kullanılıyorsa, Edge zaten bu evin içinde doğmuştur.

Windows’a giriş yaparsın,
Office’e giriş yaparsın,
Edge seni zaten tanır.

Ek şifre sormaz.
Ek eklenti istemez.
“Bir daha giriş yap” diye seni yormaz.

Chrome ise bu ortamda biraz misafir gibidir.
Çalışır ama çoğu zaman:

  • ekstra eklenti
  • ekstra ayar
  • ekstra politika

ister.

Kurumsal dünyada “ekstra” kelimesi genelde şu anlama gelir:

“Yakında bununla ilgili bir ticket açılacak.”


Senkronizasyon Meselesi (BT’nin Gizli Kâbusu)

Edge’de tarayıcı verileri kurumsal Microsoft hesabıyla senkron olur.

Yani çalışan ayrıldığında:

  • hesap kapatılır
  • senkron kesilir
  • kontrol şirkette kalır

Chrome tarafında ise çoğu zaman kullanıcılar senkronizasyonu kişisel Google hesabıyla yapar.

Sonra ne olur?

  • Yer imleri gider
  • Parolalar gider
  • Bazı alışkanlıklar şirketten ayrılır

Ve kimse bunun farkına ilk gün varmaz.

Kurumsalda bu küçük detaylar, büyük risklere dönüşür.


Mobil ve BYOD Tarafında Oyun Değişiyor

İşin kırılma noktası burasıdır.

Kişisel telefonlardan kurumsal sistemlere erişim artık kaçınılmaz.
Ve asıl soru şudur:

Kurumsal veri kişisel cihazda nasıl korunacak?

Edge burada ciddi fark yaratır

Mobil Edge:

  • Intune APP / MAM destekler
  • Kopyala–yapıştır kısıtlanabilir
  • Ekran görüntüsü engellenebilir
  • PIN veya biyometrik zorunlu tutulabilir
  • Kullanıcı ayrıldığında kurumsal veri uzaktan silinebilir

Chrome mobilde bu seviyede uygulama koruması sunmaz.

Bu yüzden birçok kurum mobil erişimde açıkça şunu söyler:

“Kurumsal erişim için Edge kullan.”

Bu bir tercih değil, veri güvenliği refleksidir.


Güvenlik: İkisi de Güçlü, Ama Edge Daha Görünür

Chrome güvenlidir.
Buna itiraz yok.

Ama Edge’in avantajı şudur:

Microsoft Defender, Security Center ve log altyapısıyla doğrudan konuşur.

Yani bir olay olduğunda:

  • kim girdi
  • nereden girdi
  • ne indirdi

daha net izlenir.

SOC ekipleri için görünürlük, güvenlikten bile değerlidir.


“Bizim Bir Tane Eski Uygulama Var” Gerçeği

Her kurumda vardır o cümle:

“Abi bizim bir tane eski sistem var…”

ActiveX, eski portal, legacy uygulama…

Edge burada IE Mode ile hâlâ hayat kurtarır.
Chrome bu konuda nettir:

“Ben modernim, geçmişle yüzleşmem.”

Kurumsal gerçeklik ise pek modern değildir.


Peki Sonuç Ne?

Chrome kötü bir tarayıcı değil.
Hızlıdır, stabildir, yaygındır.

Ama Microsoft 365 merkezli bir kurumda Chrome kullanmak çoğu zaman şuna benzer:

Evdeki tesisat Microsoft, ama sen uzatma kablolarıyla yaşamaya çalışıyorsun.

Olur mu?
Olur.

Ama neden?

Edge artık eski Edge değil.
Chromium sayesinde hızlı.
Ama farkı şu:

👉 Kurumsal aklı var.

Daha az ayar,
daha az karmaşa,
daha az “neden böyle oldu?” sorusu.

BT dünyasında en pahalı şey lisans değildir.

Huzurdur.

Ve bazen doğru tarayıcı,
Pazartesi sabahını kurtarır.

Aykan İNAL

Kaynak : https://msendpointmgr.com/2025/11/18/microsoft-edge-vs-google-chrome-in-the-enterprise/

Offline Kalpler Derneği Başkanıyım

Kalabalıkta
yalnız kalabilen ender insanlardanım.

Bir yetenek değil bu,
etiketi kopmuş bir savunma biçimi.

Hayat bana insan verdi,
ben araya mesafe koydum.
Bazı şeyler yakın durunca
can yakıyor.

IT uzmanıyım.
Başkalarının sistemleri çöktüğünde
ben ayakta kalırım.

Ama biri
“nasılsın?” dediğinde
içimdeki sunucu
aniden kapanır.

Cevap yok.
Zaman aşımı.
Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.

Sabah evden çıkarken
kapıyı iki kez kilitlerim.

Biri hırsızlar için,
diğeri ihtimaller için.

Çünkü insan
başına ne geleceğinden değil,
başına kimin geleceğinden korkar.

Yolda yürürken
kaldırımlar bana tuzak kurmuş gibi.

Taşlar yerinde durmaz.
Sanki bilerek
ayağımın altına girerler.

Şehir hızlıdır.
Ben şehre göre değilim.
Olsam da
zaten uymazdık.

İnsanlar bir yerlere yetişir.
Ben de yetişiyorum aslında…

Kendime.

Ama hep biraz geç.

Konuşurken
kelimeleri tartarım.
Ağır ağır bırakırım cümlelerin içine.

Karşımdaki sabırsızlanır.
Bitirmemi beklemeden
anladığını sanır.

Oysa ben
henüz başındayımdır.

Hayatta da öyleyim.
Herkes son sayfadayken
ben giriş bölümündeyim.

Telefonuma bakarım.
Bildirim yok.

Kalbim çekmiyor sanki.
Operatörü değiştirmeyi düşündüm.
Duygusal kapsama alanı zayıf.

“Neden evlenmedin?” derler.

Sanki evlilik
bir yazılım paketi.

Standart sürüm mü,
premium mu?

Ben deneme sürümünde kaldım.
Süresi doldu
ama silmeye kıyamadım.

Yalnız yaşıyorum.
Ama yalnız başıma değil.

Yalnızlıkla birlikte.

Sessizdir.
Kapıyı çarpmaz.
Gitmez.

Sadece oturur
ve içine bakar.

Akşam eve gelirim.
“Hoş geldin” derim.

Cevap yok.

Ama beklemem de.
Bazı cümleler
duyulmak için değil,
söylenmek içindir.

Bazen kendimle konuşurum.
Sonra susarım.

Kendime trip atarım.

İnsanın kendine trip atması
kişisel gelişimin
son evresidir.

Gece yürüyüşe çıkarım.
Şehir o zaman daha dürüst olur.

Gündüz herkes rol yapar.
Gece kimse kimseye
bir şey ispatlamaz.

Sokak lambaları bile
sadece işini yapar.

Yanırlar.
O kadar.

Birini sevmek isterim.
Ama bağımlılık gibi değil.

Sigara gibi de değil.

Kahve gibi olsun isterim.
Bırakamayayım
ama beni de yormasın.

Yalnızlıktan korkarım.
Ama yanlış insanla kalmaktan
daha çok.

Bu yüzden çoğu zaman
yalnızlığı seçmem,
yalnızlık beni seçer.

Offline Kalpler Derneği Başkanıyım.

Üye sayısı: bir.
Aidat: geceleri düşünmek.

Ama yine de…

Kapıyı kilitlemem.

Biri gelir diye değil,
gelmeyeceğini bilip
umudu açık bırakmak için.

Aykan İNAL

Kot Pantolon Gibi Sevgili Değiştiren Bir Toplumda…

Bizim toplum sevgili değiştirmeyi
kot pantolon değiştirmekle karıştırmış durumda.

“Bu sıktı.”
“Bu bana uymadı.”
“Yeni sezon çıktı.”

Hop…
Sepete yeni insan.

İlişki artık deneme kabini gibi:
Üç gün dene, olmazsa
kasaya bile uğramadan bırak.

Eskiden insanlar ilişkiyi tamir ederdi,
şimdi direkt çöpe atıyoruz.
Vida gevşedi mi?
Yeni sevgili alıyoruz.

Hızlı Tüketim Aşkı™

Tanış: Pazartesi
Aşık ol: Çarşamba
Toksik ilan et: Cuma
Ayrıl: Pazar
Yeni sevgili: Salı

Sosyal medyada herkes
“ruhumun eşi”ni buluyor.
Ayda üç tane.

Ruh mu çoğalıyor,
yoksa eşler mi seri üretim bilmiyorum.

Gelelim Bana…

Evet, engelli olan benim.

Bu aşk piyasasında
“özel kategori”yim.

İnsanlar bana bakarken şunu düşünüyor:

  • “Zor olur mu?”
  • “Bununla hayat geçer mi?”
  • “Bana yük olur mu?”

Kalbimi soran yok.
Duygularımı merak eden yok.
Ama fiziksel halim
CV gibi inceleniyor.

Sanki sevgili değil de
taşınması zor bir koltuk takımıyım.

Daha tanımadan vazgeçiyorlar.
Gülüşümü görmeden.
Nasıl sevdiğimi bilmeden.

Engel bende, evet.
Ama sevememek mi engel,
yoksa önyargı mı?

Bence cevap belli.

Ben Bu Sisteme Uymuyorum

Ben:

    1. günde “ruh eşim” demiyorum
  • İlk tartışmada kaçmıyorum
  • “Zor” deyip insan silmiyorum
  • Sevgiyi kullan-at görmüyorum

Evet, ben eski modelim.

Ama eski modeller:

  • Sağlam olur
  • Kolay bozulmaz
  • Sahibini yarı yolda bırakmaz

Aşk Trend Ürün Değil

Aşk:

  • Kampanyayla alınmaz
  • Story atınca başlamaz
  • Engelle bitmez

Aşk emek ister.
Sabır ister.
Ve en önemlisi
adam gibi insan olmayı ister.

Belki bu yüzden
Kore dizilerini seviyorum.

Adam seviyor…
3 bölüm sürüyor.

Bizde?
3 story sürüyor.

Sonuç

Kot pantolon gibi sevgili değiştiren bu toplumda
evet, ben farklıyım.

Çünkü engelim var
ama kalbim sağlam.

Bir gün biri çıkacak
engelime değil
insanlığıma bakacak.

İşte o zaman diyeceğim ki:

“İyi ki herkes yanlış çıktı.”

Çünkü doğru insan
hızlı gelmez.

Yavaş gelir.
Sessiz gelir.
Ama kalıcı gelir.

Sevgili 20 yaşımdaki halim

Herkes 20’sine Mektup Yazıyor, Ben de Katılıyorum 😎

Sevgili 20 yaşındaki ben,

Bak, önce şunu söyleyeyim:
Her şeyi bildiğini sanıyorsun… ama aslında hiçbir fikrin yok.
Şaşırmadın mı? Merak etme, 42 yaşındaki ben sana rehberlik edeceğim…
Biraz da acı gerçeklerle tabii.

Hata mı? Evet, yapacaksın!
O kadar çok hata yapacaksın ki, ben bile kahve molasında seni izlerken
“Vay be!” diyeceğim.

Ama işin güzeli ne biliyor musun?
Bu hatalar senin süper gücün olacak.

Yanlış projeler, saçma iş emirleri, yanlış insanlara güvenmek…
Hepsi sana “deneme-yanılma” eğitimi veriyor.
Üstelik bedava!

Mükemmeliyetçilik = Hayatının düşmanı
Bak, o “her şeyi kusursuz yapmalıyım” kafası var ya…
Bırak gitsin.

İnsanlar zaten yarım yamalak,
sen neden kendini parçalayıp duruyorsun?

İşe yarayacak tek şey:
“Yeterince iyi” ve devam etmek.
Gerisi hikâye.

Başkalarıyla kıyaslama, lütfen
Sosyal medyaya bakıp herkesin hayatının mükemmel olduğunu düşüneceksin.

Gerçek hayatta çoğu insan:

  • Patronun gözünde korkak
  • Ekip arkadaşın işini savsaklayan
  • Müşteri sürekli şikâyetçi

Ama sen hâlâ “Herkes benden iyi” diye üzüleceksin.
Dur, kahkahayı ben atayım… 🙃

Sağlığını ihmal etme
Oyun, sabaha kadar bilgisayar başında kalmak, pizza ve kola…
Bunu yaptığında bedelini 42 yaşında ödeyeceksin.

Ama merak etme,
hâlâ hareket edebiliyorsun
ve kahveni kendin alabiliyorsun.
Şimdilik.

İnsan ilişkileri = Altın değerinde
O zamanlar “Kim uğraşacak ki?” diyordun, değil mi?

Yanılıyorsun.
İnsanlar seni taşır, işler değil.

Patronlar, arkadaşlar, aile…
Bunlar seni hayatta tutacak.

İş gelir geçer,
ama insanlarla kurduğun bağlar kalır.

Kendine güven = Hayatının gizli silahı
20 yaşındaki sen kendine pek güvenmiyordu.

42 yaşındaki ben sana net söylüyor:
Güven, çakma motivasyon konuşmalarından daha etkili.

Zorluklar mı geliyor?
Gelmesin mi? Gelir tabii.

Ama sen dimdik duruyorsun.
Çünkü artık biliyorsun:
Kendine inanmak her şeyden güçlü.

Son söz

Sevgili genç ben,

Hayat seni yıpratacak,
şaşırtacak,
bazen de rezil edecek.

Ama merak etme…
42 yaşındaki ben hâlâ buradayım.
Hâlâ gülüyorum,
hâlâ hata yapıyorum,
hâlâ öğreniyorum.

Ve bir gün,
20 yaşındaki halin bana bakıp
“Vay be…
Bu hayat çok saçma ama eğlenceliymiş” diyecek.

Sevgiler,
42 yaşındaki sen 😎💥
Aykan İnal

Hata Yapmamak İsterken Daha Çok Hata Yapmak

Şimdi dürüst olalım… Hepimiz süper kahramanız. Hata yapmıyoruz. Yanlış karar almıyoruz. Excel’de formüllerimiz bile duygusal olarak stabil.

Ama gel gör ki hayat… Bize her gün küçük sürprizler yapıyor. Ve bu sürprizlerin çoğu: “Ben bunu nasıl yaptım ya?” kategorisinde.

Mükemmeliyetçilik: En Sevdiğim Toksik İlişki

“Mükemmel yapmalıyım” düşüncesi beni şuraya götürüyor:

  • 3 saatlik işi 3 güne yaymak
  • Mail atmadan önce 12 kez okumak
  • CC’ye kimi ekledim diye varoluşsal kriz yaşamak

Sonuç? Mail yine yanlış kişiye gidiyor. Çünkü evren mizah seviyor.

Aşırı Kontrol = Kontrollü Kaos

Her şeyi kontrol ediyorum:

  • Tarih doğru mu?
  • Dosya adı uygun mu?
  • Ek var mı?
  • Yanlış kişiye mi gidiyor?

Her şey tamam. Gönder.

2 saniye sonra:

“Aa ek koymamışım.”

Hayat işte.

Hata Yapmamak = Hareketsizlik

Hata yapmayayım diye:

  • Karar vermiyorum
  • Risk almıyorum
  • “Bir düşüneyim” diyerek 3 hafta kayboluyorum

Ama sonra ne oluyor? Başkası yapıyor. Ben de uzaktan izliyorum:

“Ben de yapabilirdim aslında.”

Tabii… 3 hafta önce.

Deneyerek Öğrenmek (Evet, Maalesef)

İlk sunumum efsane miydi? Hayır.

Sesim titredi mi? Evet.

Slide’da yazım hatası var mıydı? Tabii ki.

Ama bugün? Daha iyiyim.

Çünkü gelişim, utanç dolu anılarla besleniyor.

Gerçekler Acıdır

Başarılı insanlar:

  • Hata yapmayanlar değil
  • Mükemmel olanlar değil

En çok deneyenlerdir.

Yani evet… Yanlış yapacağız. Rezillikler yaşayacağız. Slack’e yanlış kişiye mesaj atacağız.

Ama büyüyeceğiz.

İş Hayatında Hayatta Kalma Rehberi

✔ Mükemmel olma, yeterince iyi ol ✔ Küçük dene, büyük öğren ✔ Hataları gizleme, hikâyeye çevir ✔ Kendine çok yüklenme (Hayat zaten yüklü)

Envanter Hatası: Ben Saydım, Sistem Başka Saydı

Bir de envanter hatası var tabii… O ayrı bir seviye.

Sisteme göre: “Stokta 5 adet var.”

Gerçekte: 0.

Ben: “Nasıl yok ya, dün görmüştüm.”

Depo: “Abi o 2022 model, müzeye kaldırdık.”

Sonuç? Kayıtlara güvenip müşteriye söz verdim. Ürün yok.

Ve ben içimden şunu fısıldıyorum:

“Keşke hata yapmamak için bir kez daha kontrol etseydim…”

Ama tabii… Kontrol ettim zaten. Yanlış yeri.

Envanter hatası şunu öğretir:

  • Sistem doğru olabilir, sen yanlış bakıyor olabilirsin
  • Fiziksel sayım = acı ama gerçek
  • “Bir bakayım” demek, “kesin var” demek değildir

Sonuç

Hata yapmamak isterken daha çok hata yapıyorsak… Belki de evren bize şunu diyordur:

“Rahatla, insanız.”

Çünkü gelişim konfor alanında değil…

Panik alanında başlıyor.

Aykan İNAL

3 Ocak Dünya Uyku Günü’nde Uyanması Gereken Şey: Erişilebilirlik

3 Ocak sabahı. Alarm çalıyor ama kimse gerçekten uyanmıyor.

Telefonu elime alıyorum. Ekran aydınlanıyor, dünya başlıyor. Bildirimler var, mesajlar var, bir de o tanıdık his: Her şey çalışıyor gibi… ama ben biraz dışındayım.

IT’de uyku modu diye bir şey var. Sistem kapanmaz, sadece tepki vermez. Aslında tam olarak böyle hissettiriyor erişilemeyen dünya: Var ama dokunamıyorsun.

Bir web sitesine giriyorum. Buton var, tıklayamıyorum. Metin var, okunmuyor. Video var, sesi var ama anlam yok. Kimse fark etmiyor, çünkü sistem onlar için “normal”.

Engellilik çoğu zaman bedende aranıyor. Oysa benim yaşadığım şey çoğu gün bir arayüz problemi. Birinin “bunu herkes kullanır” diyerek tasarladığı bir ekran. Herkes dedikleri, kendilerine benzeyenler.

Bir keresinde biri şöyle demişti: “Abi sistem çalışıyor ya.” Evet, çalışıyor. Ama beni login ekranında bırakıyor.

3 Aralık’ta herkes bir şeyler paylaşıyor. “Farkındayız.” “Yanınızdayız.” Güzel cümleler. Ama ertesi gün yine alt etiketsiz görseller, Yine klavyeyle ulaşılamayan menüler, Yine sessiz videolar.

Sistem tekrar uykuya alınıyor.

Oysa erişilebilirlik zor bir şey değil. Bu bir “özel talep” de değil. Bu, baştan düşünülmesi gereken bir şey. Tıpkı elektrik gibi, internet gibi, güvenlik gibi.

IT’de şunu bilirsin: Bir bug’ı görmezden gelirsen, O senden vazgeçmez. Sadece daha karmaşık bir yerde patlar.

Erişilebilirlik de öyle. Bugün “az kişi” diye görmezden gelinen şey, Yarın herkesin başına gelir. Çünkü herkes yaşlanır, yorulur, sakatlanır, değişir.

Ben bazen şunu düşünüyorum: Dünya aslında fena tasarlanmamış bir sistem. Ama erişilebilirlik ayarları kapalı. Ve kimse ayarlara girmeyi sevmiyor.

3 Ocak belki de bir hatırlatmadır. Bir günlüğüne değil. Bir postluk değil. Gerçekten uyanmak için.

Çünkü bazı insanlar için mesele uyanmak değil, Hiç uyumamaktır zaten. Sistemin içinde kalabilmek için.

Ve belki bir gün, Erişilebilirlik konuşulmaz. Çünkü artık varsayılandır.

İşte o gün, Sistem gerçekten uyanmış olur.

Aykan İnal

Dünya Fikrini Ortaya Koyma Günü’nde Kapıda Kalanlar

2 Ocak sabahı.
Yeni yıl hâlâ sıcak, kahve taze, bilgisayar açık. Ben ekrana bakıyorum; sistem ayakta mı diye. İnsanlar genelde başka şeylere bakıyor, ben girişe.

Bugün Dünya Fikrini Ortaya Koyma Günüymüş. Takvimde küçük bir not. Hayatta ise büyük bir eşik. Çünkü fikir dediğin şey bizde genelde ya kapıda bekletilir ya da “sonra bakarız” denilerek içeri alınmaz.

Bir fikrim var.
Sade, sessiz, biraz inatçı.
Kapıyı çalıyor ama tokmak herkes için aynı yerde değil.

IT dünyasında fikrin adı öneridir.
Ama önerilerin de bir kaderi vardır:
Bekleme listesi.
Öncelik düşüktür, çünkü sistem çalışıyordur. En azından çoğu kişi için.

Ben fikrimi hazırlarken hep bir şeyi hesaba katarım:
Bu fikir gerçekten herkesin geçebileceği bir yerden mi girecek, yoksa bazılarına “arka kapı” mı kalacak?

Hayat bir web sitesi gibi.
Ana sayfada “eşitlik” yazar.
Ama bazı menüler klavyeyle açılmaz.
Bazı kullanıcılar için yol biraz dolambaçlıdır.

2 Ocak’ta fikir ortaya koymak cesaret ister. Çünkü herkes hâlâ 1 Ocak rahatlığındadır. Yeni yıl hedefleri konuşulur ama yeni düşünceler ağır gelir. Kimse kapı eşiğini gerçekten indirmek istemez; sadece “hoş geldiniz” yazısını büyütür.

Ben fikrimi masaya koymadım.
Masalar dolu çünkü.
Ben fikrimi girişe bıraktım.

Belki biri takılır.
Belki biri fark eder.
Belki biri durup eşiğe bakar.

Zaten iyi fikirler hep öyle başlar:
Önce geçilemez sanılır,
Sonra yol olur.

Aykan İnal

Yeni Bir Yıl, Bir Kapı Zili ve Bir Hata Mesajı

Yeni yılın ilk sabahıydı. Kahvemi almıştım, bilgisayar açıktı.
IT’ci refleksi… Önce sisteme bakarsın; ayakta mı diye. İnsanlık çökmüş mü, o ikinci kontrol.

Ekran açıktı, her şey çalışıyor gibiydi. Yine de içimde tanıdık bir his vardı: Bir şeyler eksik.

Kapı çaldı.

Yehova Şahitleri.
Sabırlılar… Yıllardır aynı sürümü anlatıyorlar. Hep “yakında”. IT dünyasında bunun adı roadmap. Tarih yok, sürüm var.

Ben engelliyim. Hayat bana sanki beta sürümden düşmüş gibi davranıyor.
Her şey var ama tam değil.
Erişilebilirlik desen, çoğu yerde küçük bir not gibi duruyor: “İleride eklenecek özellik.”

Yehova Şahitleri umut anlatıyor.
IT çözümler anlatıyor.
Ben ise rampası olmayan kapıya bakıyorum. Düşünüyorum: Bu umut tam olarak hangi girişten içeri giriyor?

Hayat bir web sitesi gibi.
Ana sayfada “Eşitlik” yazıyor ama klavyeyle gezemiyorsun.
“İnsan odaklı” diyor ama insanın yarısı görünmüyor.
Sorun tasarımda değil diyorlar, kullanıcıda.

Yeni yıl geliyor. Herkes dilek tutuyor.
Ben tutmuyorum. Ben ticket açıyorum.

Başlık: Erişilebilirlik Çalışmıyor
Durum: Hâlâ Beklemede

Belki bu yıl biri yine kapıyı çalar.
Ama bu sefer broşür değil, roadmap değil…
Gerçek bir güncelleme getirir.

Aykan İnal