Jira kullanan herkes bir noktadan sonra şunu fark ediyor:
Sistem bazen ticket yönetim aracı olmaktan çıkıp, Indiana Jones’un kayıp tapınağına dönüşüyor.
Bazı ayarlar var ki… İnsan onları bulunca başarı hissi yaşamıyor. Daha çok gizli achievement açmış gibi hissediyor.
Özellikle:
Permission
Request type mapping
Field context
Screen scheme
Workflow binding
Customer permission
Portal visibility
kısımları…
Sanki Atlassian oturup şöyle düşünmüş gibi:
“Bu ayarı bulan kişi zaten admin olmayı hak etmiştir.”
Bir field ekliyorsun görünmüyor. Issue’da var, portalda yok. Portalda var, request type’da yok. Automation görüyor ama kullanıcı göremiyor. Kullanıcı görüyor ama edit edemiyor. Edit ediyor ama save olmuyor.
Bir noktadan sonra insan ticket çözmeyi bırakıp kendi akıl sağlığını troubleshoot etmeye başlıyor.
Sonra ekrana boş boş bakıp şu cümleyi kuruyorsun:
“Ben Jira mı yönetiyorum… yoksa escape room mu oynuyorum?”
Kendi sitemde paylaşmak üzere, son dönemde ITSM tarafında yaptığım çalışmaları ve yaklaşımımı biraz daha sade bir dille anlatmak istedim. Çok “kitabi” bir ITIL yazısı değil; daha çok sahada neyle karşılaştım, neyi neden değiştirdim ve ne işe yaradı onun özeti gibi düşünebilirsiniz.
ITSM’e başlarken: Sorun tool değil, akış
İlk fark ettiğim şey şuydu: Aslında elimizde kötü bir tool yoktu. Jira Service Management gayet güçlüydü. Ama süreçler karışıktı.
Incident ile request birbirine girmişti
Herkes her şeyi aynı formdan açıyordu
Teknik alanlar kullanıcıya bırakılmıştı
Değişiklikler (change) kontrolsüz ilerliyordu
Yani problem “hangi tool’u kullanıyoruz” değil, 👉 talebin nasıl açıldığı ve nasıl yönetildiğiydi
Ben de buradan başladım.
Incident – Request – Change ayrımını netleştirmek
ITIL’in en temel ama en çok ihmal edilen kısmı burası.
Benim yaklaşımım basitti:
Incident → Bir şey çalışmıyorsa
Service Request → Bir şey yapılması isteniyorsa
Change → Sistem üzerinde değişiklik yapılacaksa
Bunu sadece teknik olarak ayırmak yetmiyor, kullanıcıya da doğru anlatmak gerekiyor.
Portalın en üstüne şu mantığı koydum:
“Bir şey çalışmıyorsa → Sorun Bildir”
“Bir şey istiyorsan → ilgili formu seç”
Bu küçük dokunuş bile yanlış açılan ticket’ları ciddi şekilde azalttı.
Form tasarımı: Kullanıcıya teknik soru sorma
Başta formlarda klasik alanlar vardı:
General Incident Type
Software Type
Category vs.
Ama gerçek şu: kullanıcı bunları bilmiyor.
Ben de hepsini sadeleştirdim.
Örnek:
Eskisi: ❌ General Incident Type
Yenisi: ✔ Sorun Türü
Giriş yapamıyorum
Çalışmıyor
Yavaş
Hata alıyorum
Kuralım şu oldu: 👉 Kullanıcı ihtiyacını söyler, çözüm şeklini IT belirler
Access yönetimi: Basit vs yetkili erişim
Access tarafı genelde en çok risk barındıran alan.
Burayı ikiye ayırdım:
1. Normal Access
Jira / Confluence erişimi
Teams / SharePoint erişimi
2. Privileged Access
Local Admin
Admin yetkileri
Kritik sistem erişimleri
Özellikle Local Admin için:
Kalıcı yetki vermemeye çalıştım
Mümkün olduğunca geçici (temporary) erişim modeli kurdum
Gerekçe (justification) zorunlu yaptım
Bu hem güvenlik hem de audit açısından ciddi fark yarattı.
Change Management: “Küçük değişiklik” diye bir şey yok
Sahada en çok gördüğüm şeylerden biri: “Ufak bir değişiklik yapalım” deyip production’ı bozmak.
Bunu engellemek için Application Change formunu ayrı tuttum.
Bu formda:
Değişiklik türü (workflow, config, flow vs.)
Gerekçe (neden yapılıyor)
Etki (impact)
alanlarını zorunlu yaptım.
Bazı durumlarda da approval süreci ekledim.
Yani aslında klasik ITIL Change Management mantığını, 👉 gereksiz karmaşaya sokmadan uygulamaya çalıştım.
Eskiden ev dediğin şey; kapı, pencere, kilit, bir de anahtardı. Şimdi ev dediğin şey; IP adresi, firmware, API ve bilinmeyen Çin sunucularına giden log dosyaları.
Ama olsun… Salonun ışığını Dubai’den kapatabiliyoruz.
Akıllı priz var. Akıllı ampul var. Akıllı kilit var. Akıllı kamera var.
Bir tek kullanıcı akıllı değil.
Ev Mi Bu, Küçük Bir Veri Merkezi Mi?
Artık evlerimiz sıcak bir yuva değil; küçük bir “data center”. Router ortada, IoT cihazları etrafa dağılmış. Hepsi internete bağlı. Hepsi konuşuyor. Ama kimle konuştuğunu kimse bilmiyor.
Akıllı süpürge evin planını çıkarıyor. Sesli asistan evde kim ne konuşuyor biliyor. Akıllı TV hangi siyasi videoyu izlediğini not alıyor.
Biz de gururla diyoruz ki: “Ya teknoloji çok ilerledi.”
Evet. Ama mahremiyet geri gitti.
Konforun Bedeli: Görünmez Açık Kapılar
Çoğu akıllı cihaz şu şekilde geliyor:
Varsayılan şifre: 123456
Güncelleme: Kullanıcıya kalmış
Güvenlik: “Umarız bir şey olmaz”
Bir hacker için bu ev, kilidi açık bırakılmış bir villa gibi. Ama villa sahibi içeride oturup Netflix izliyor ve “Siber saldırılar bana gelmez” diye düşünüyor.
İlginç bir özgüven.
En Masum Cihaz En Büyük Risk Olabilir
Kimse robot süpürgeden korkmaz. Ama o süpürge:
Evin haritasını biliyor
Hangi odada ne var biliyor
Günün hangi saatinde kim nerede biliyor
Bir banka soyguncusu için bundan daha iyi keşif raporu olabilir mi?
Ama biz hala “çekim gücü çok iyi ya” kısmındayız.
Evden Çalışma Çağının Sessiz Krizi
Çalışan ev ağı üzerinden şirkete VPN ile bağlanıyor. Aynı ağda:
Güncellenmemiş IP kamera
Ucuz marka akıllı priz
Varsayılan şifreli modem
Sonra şirket milyon dolarlık firewall alıyor.
Kapı çelik. Ama pencere açık.
Asıl Soru: Evimiz Akıllı mı, Yoksa Sadece Bağlı mı?
Bağlı olmak akıllı olmak değildir.
Bir cihazın internete bağlı olması onu güvenli yapmaz. Tersine, onu görünmez bir vitrine çıkarır.
Ve biz o vitrinin önünde selfie çekiyoruz.
Ne Yapmalı? (Gerçekten Yapmalı)
Romantik cümleleri bırakıp teknik konuşalım:
Varsayılan şifreleri değiştirin
IoT cihazlarını ayrı ağda çalıştırın (Guest / VLAN)
Firmware güncellemelerini takip edin
İhtiyacınız olmayan cihazı bağlamayın
Mikrofonu olan her şeye “gerekiyor mu?” diye sorun
Akıllı ev teknolojisi düşman değil. Ama bilinçsiz kullanım, davetiye çıkarır.
Konfor güzel. Ama güvenlik yoksa, konfor sadece iyi paketlenmiş bir riskten ibarettir.
Günün sonunda mesele şu:
Biz teknolojiyi mi yönetiyoruz, yoksa teknoloji bizim evimizi sessizce envantere mi alıyor?
Savaş dedikleri şey aslında dev bir ego yarışması. Biri “ben haklıyım” diye bağırıyor, diğeri “daha haklıyım” diye top atıyor. Sonra şehir ortada kalıyor; çocuk gibi, iki inatçı babanın kavgasında.
Ve tam ortasında biz… Sevişiyoruz.
Evet, yanlış duymadın. Çünkü savaşın en sevmediği şey üretkenliktir. O yıkmayı sever. Biz ise inşa etmeyi.
Savaş beton döker. Biz ten dökeriz.
Savaş harita çizer. Biz birbirimizin sırtında yol buluruz.
Savaş “sınır” der. Biz “gel buraya” deriz.
Birileri tankla girer şehre, biz parmak uçlarımızla gireriz birbirimize. Onların mühimmatı barut, bizimki nabız.
Savaş insanı taş yapmaya çalışır. “Duyguyu kapat, kalbi sustur, merhameti rafa kaldır” der. Biz inadına dokunuruz. Çünkü en büyük sabotaj, sertleşmiş dünyaya yumuşak kalmaktır.
Kurşun sesleri fon müziği olmuşken, biz nefes sesini yükseltiriz. Sirenler çalarken, ten alarm verir.
Ve ironik olan şu: Savaşın generalleri harita başında strateji kurarken biz bir yatakta barış anlaşması imzalarız. Maddesi tek: “Birbirine zarar vermeyeceksin.”
Onlar şehirleri ele geçirir. Biz birbirimizi.
Onlar zafer ilan eder. Biz teslim oluruz.
Ve belki de en komiği şu: Savaş, insanlığı bitirmek için çıkar. Ama iki insanın birbirine sarılması tüm o gürültüyü boşa düşürür.
Çünkü bazen en büyük başkaldırı, dünyanın kavga ettiği yerde birini seçip “Ben senin tarafındayım” demektir.
Kurumsal hayatta tarayıcı seçimi genelde yanlış bir yerden tartışılır. “Hangisi daha hızlı?” “Hangisi daha az RAM yiyor?”
Oysa gerçek soru şudur:
Pazartesi sabahı hangisi daha az sorun çıkarıyor?
Çünkü ne olursa olsun bir şey bozulduğunda, BT departmanı yine seni suçlar. Profil bozulmuştur. Senkronizasyon karışmıştır. Önbellek “kendiliğinden” dolmuştur.
Ve sen sadece mailine bakmak istemişsindir.
Bu yazıda Edge mi Chrome mu tartışmasını teknik tablolarla değil, kurumsal gerçeklerle ele alalım.
Edge ve Chrome Aynı Motoru Kullanıyor (Ama Aynı Kafada Değiller)
Önce netleştirelim: Microsoft Edge ve Google Chrome aynı altyapı üzerinde çalışır: Chromium.
Yani;
Web uyumluluğu aynı
Siteler aynı şekilde açılır
“Bu site Chrome’da açılıyor ama Edge’de açılmıyor” devri büyük ölçüde bitmiştir
Fark şurada başlar:
👉 Tarayıcı nerede yaşıyor?
Microsoft 365 Kullanan Kurumlarda Edge Neden Daha Rahat?
Eğer kurumunuzda:
Microsoft 365
Entra ID (Azure AD)
Intune
Defender
SharePoint / OneDrive
kullanılıyorsa, Edge zaten bu evin içinde doğmuştur.
Windows’a giriş yaparsın, Office’e giriş yaparsın, Edge seni zaten tanır.
Ek şifre sormaz. Ek eklenti istemez. “Bir daha giriş yap” diye seni yormaz.
Chrome ise bu ortamda biraz misafir gibidir. Çalışır ama çoğu zaman:
ekstra eklenti
ekstra ayar
ekstra politika
ister.
Kurumsal dünyada “ekstra” kelimesi genelde şu anlama gelir:
“Yakında bununla ilgili bir ticket açılacak.”
Senkronizasyon Meselesi (BT’nin Gizli Kâbusu)
Edge’de tarayıcı verileri kurumsal Microsoft hesabıyla senkron olur.
Yani çalışan ayrıldığında:
hesap kapatılır
senkron kesilir
kontrol şirkette kalır
Chrome tarafında ise çoğu zaman kullanıcılar senkronizasyonu kişisel Google hesabıyla yapar.
Sonra ne olur?
Yer imleri gider
Parolalar gider
Bazı alışkanlıklar şirketten ayrılır
Ve kimse bunun farkına ilk gün varmaz.
Kurumsalda bu küçük detaylar, büyük risklere dönüşür.
Mobil ve BYOD Tarafında Oyun Değişiyor
İşin kırılma noktası burasıdır.
Kişisel telefonlardan kurumsal sistemlere erişim artık kaçınılmaz. Ve asıl soru şudur:
Kurumsal veri kişisel cihazda nasıl korunacak?
Edge burada ciddi fark yaratır
Mobil Edge:
Intune APP / MAM destekler
Kopyala–yapıştır kısıtlanabilir
Ekran görüntüsü engellenebilir
PIN veya biyometrik zorunlu tutulabilir
Kullanıcı ayrıldığında kurumsal veri uzaktan silinebilir
Chrome mobilde bu seviyede uygulama koruması sunmaz.
Bu yüzden birçok kurum mobil erişimde açıkça şunu söyler:
“Kurumsal erişim için Edge kullan.”
Bu bir tercih değil, veri güvenliği refleksidir.
Güvenlik: İkisi de Güçlü, Ama Edge Daha Görünür
Chrome güvenlidir. Buna itiraz yok.
Ama Edge’in avantajı şudur:
Microsoft Defender, Security Center ve log altyapısıyla doğrudan konuşur.
Yani bir olay olduğunda:
kim girdi
nereden girdi
ne indirdi
daha net izlenir.
SOC ekipleri için görünürlük, güvenlikten bile değerlidir.
“Bizim Bir Tane Eski Uygulama Var” Gerçeği
Her kurumda vardır o cümle:
“Abi bizim bir tane eski sistem var…”
ActiveX, eski portal, legacy uygulama…
Edge burada IE Mode ile hâlâ hayat kurtarır. Chrome bu konuda nettir:
“Ben modernim, geçmişle yüzleşmem.”
Kurumsal gerçeklik ise pek modern değildir.
Peki Sonuç Ne?
Chrome kötü bir tarayıcı değil. Hızlıdır, stabildir, yaygındır.
Ama Microsoft 365 merkezli bir kurumda Chrome kullanmak çoğu zaman şuna benzer:
Evdeki tesisat Microsoft, ama sen uzatma kablolarıyla yaşamaya çalışıyorsun.
Olur mu? Olur.
Ama neden?
Edge artık eski Edge değil. Chromium sayesinde hızlı. Ama farkı şu:
👉 Kurumsal aklı var.
Daha az ayar, daha az karmaşa, daha az “neden böyle oldu?” sorusu.
BT dünyasında en pahalı şey lisans değildir.
Huzurdur.
Ve bazen doğru tarayıcı, Pazartesi sabahını kurtarır.