Offline Kalpler Derneği Başkanıyım

Kalabalıkta
yalnız kalabilen ender insanlardanım.

Bir yetenek değil bu,
etiketi kopmuş bir savunma biçimi.

Hayat bana insan verdi,
ben araya mesafe koydum.
Bazı şeyler yakın durunca
can yakıyor.

IT uzmanıyım.
Başkalarının sistemleri çöktüğünde
ben ayakta kalırım.

Ama biri
“nasılsın?” dediğinde
içimdeki sunucu
aniden kapanır.

Cevap yok.
Zaman aşımı.
Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.

Sabah evden çıkarken
kapıyı iki kez kilitlerim.

Biri hırsızlar için,
diğeri ihtimaller için.

Çünkü insan
başına ne geleceğinden değil,
başına kimin geleceğinden korkar.

Yolda yürürken
kaldırımlar bana tuzak kurmuş gibi.

Taşlar yerinde durmaz.
Sanki bilerek
ayağımın altına girerler.

Şehir hızlıdır.
Ben şehre göre değilim.
Olsam da
zaten uymazdık.

İnsanlar bir yerlere yetişir.
Ben de yetişiyorum aslında…

Kendime.

Ama hep biraz geç.

Konuşurken
kelimeleri tartarım.
Ağır ağır bırakırım cümlelerin içine.

Karşımdaki sabırsızlanır.
Bitirmemi beklemeden
anladığını sanır.

Oysa ben
henüz başındayımdır.

Hayatta da öyleyim.
Herkes son sayfadayken
ben giriş bölümündeyim.

Telefonuma bakarım.
Bildirim yok.

Kalbim çekmiyor sanki.
Operatörü değiştirmeyi düşündüm.
Duygusal kapsama alanı zayıf.

“Neden evlenmedin?” derler.

Sanki evlilik
bir yazılım paketi.

Standart sürüm mü,
premium mu?

Ben deneme sürümünde kaldım.
Süresi doldu
ama silmeye kıyamadım.

Yalnız yaşıyorum.
Ama yalnız başıma değil.

Yalnızlıkla birlikte.

Sessizdir.
Kapıyı çarpmaz.
Gitmez.

Sadece oturur
ve içine bakar.

Akşam eve gelirim.
“Hoş geldin” derim.

Cevap yok.

Ama beklemem de.
Bazı cümleler
duyulmak için değil,
söylenmek içindir.

Bazen kendimle konuşurum.
Sonra susarım.

Kendime trip atarım.

İnsanın kendine trip atması
kişisel gelişimin
son evresidir.

Gece yürüyüşe çıkarım.
Şehir o zaman daha dürüst olur.

Gündüz herkes rol yapar.
Gece kimse kimseye
bir şey ispatlamaz.

Sokak lambaları bile
sadece işini yapar.

Yanırlar.
O kadar.

Birini sevmek isterim.
Ama bağımlılık gibi değil.

Sigara gibi de değil.

Kahve gibi olsun isterim.
Bırakamayayım
ama beni de yormasın.

Yalnızlıktan korkarım.
Ama yanlış insanla kalmaktan
daha çok.

Bu yüzden çoğu zaman
yalnızlığı seçmem,
yalnızlık beni seçer.

Offline Kalpler Derneği Başkanıyım.

Üye sayısı: bir.
Aidat: geceleri düşünmek.

Ama yine de…

Kapıyı kilitlemem.

Biri gelir diye değil,
gelmeyeceğini bilip
umudu açık bırakmak için.

Aykan İNAL

ITAM : BT Varlıklarında Kaybolan Eşyalar ve Gizemli Maceraları

BT varlık yönetiminde en heyecanlı kısım nedir biliyor musunuz?

Ne yeni bir sunucu almak, ne lisans takibi yapmak… En eğlenceli (ve bir o kadar da sinir bozucu) kısım kaybolan eşyaların gizemini çözmeye çalışmak. Evet, yanlış duymadınız. Kaybolan laptop, sahipsiz monitör, çift kişiye zimmetlenmiş yazılım lisansı… Adeta kendi CSI dizimizi çekiyoruz. Ama bizim dizide parmak izi yok, bol bol Excel var.

Kayıp Laptop Vakası

Bir gün envanter tablosuna bakarsınız: 50 laptop gözüküyor ama IT odasında 47 tane var. Klasik replik şudur:
    • “Arkadaşlar, üç laptop nerede?”
    • “Abi, belki depodadır.”
    • “Depoda değil, saydım.”
    • “O zaman birilerinin evindedir.”
Sonra işin içine mistik bir hava da katılır: “Ya da… kaybolmuş olabilir.” Aslında gerçek şudur: O cihaz bir projede kullanılıyordur ama kimse sisteme işlememiştir. Ama bu küçük ayrıntı kayıp laptopu ofisin “kara kutusu” yapar.

Sahipsiz Monitörler

Depoya girdiğinizde her zaman köşede duran birkaç monitör vardır. Kime ait olduğu bilinmez, nereden geldiği hatırlanmaz. Etiket yok, kayıt yok… Sadece oradadır. IT ekibinin açıklaması genelde şöyledir: “Abi bu monitörün hikayesini kimse bilmiyor. 2015’ten beri burada. Belki de bizden önceki IT ekibinden kalmadır.” Böylece sahipsiz monitör, ofisin “hayalet varlığı” olur.

Lisansların Gizemli Yolculuğu

Fiziksel cihaz kaybolur da lisans kaybolmaz mı? Excel dosyasında bir satır vardır: “Adobe Lisansı – 1 adet” Peki kime verilmiş? Belli değil. Bir gün kontrol edersin, bakarsın ki aynı lisans 3 kişiye zimmetlenmiş. İşte o an anlarsın: Lisanslar fizik kurallarına meydan okuyor, paralel evrenlerde çoğalmışlar.

Küçük Eşyaların Dramı

Mouse, klavye, kulaklık… İşte en çok kaybolanlar bunlardır. Çünkü kimse onları varlık olarak ciddiye almaz. Ama yıl sonu envanter denetiminde tabloya bakılır: “50 kulaklık vardı, şu an 38 var. 12’si nerede?” Cevap:
    • “Kırıldı, çöpe atıldı.”
    • “Yanlışlıkla eve götürdüm.”
    • “Abi kulaklık mı zimmetleniyordu ya?”

Kaybolan Eşyaların Mucizevi Dönüşü

Bazı kayıp varlıklar ise yıllar sonra yeniden ortaya çıkar. Mesela bir taşınma sırasında dolabın arkasında bir laptop bulunur. Veya depoda kutunun içinde unutulmuş bir yazıcı çıkar. O an ofiste sevinç çığlıkları yükselir: “Buldum! Kayıp laptop buradaymış!” Sanki define bulmuş gibi mutlu olunur. Halbuki o cihaz zaten senin malın. Ama işte, BT dünyasında bulmak da bir başarıdır.

Sonuç

BT varlık yönetiminde kayıp eşyalar aslında birer ofis efsanesidir. Her kayıp cihazın bir hikayesi vardır, her sahipsiz monitör bir dedikodu konusu olur.
ITIL bu durumu kitaplarda çok ciddiye alır: “Kayıtlar güncellenmeli, denetimler yapılmalı.”
Ama biz gerçekte şöyle yaşarız: “Abi üç laptop kayıp, Excel’in başka versiyonuna bak belki ordadır.”

ITAM : BT Varlık Yaşam Döngüsü: “Excel mi, Hurdacı mı?”

Bilgisayar, telefon, yazılım, sunucu… Bunların hepsi bizim BT varlıklarımız. Yani işin özü: şirketin teknolojik çeyizi. Ve bunların da bir ömrü var. Ama biz genelde “bozulana kadar kullan, sonra köşeye at” şeklinde takılıyoruz. Halbuki işin biraz daha düzenli bir yolu var. İşte buna da süslü adıyla “BT varlık yaşam döngüsü” deniyor.

Bu döngü nasıl işliyor?

Aslında çok basit:

  1. Planla: Önce parayı nereye harcayacağına karar ver. Satın mı alınacak, kiralanacak mı, yoksa abonelikle her ay cüzdan mı boşalacak?
  2. Edin: İhtiyaç olan cihaz veya yazılımı al. Tabii kayıt da tut, yoksa sonra kim aldı bu laptop diye aranırsın.
  3. Ata: Cihazı birine zimmetle. Yani “Bu senin, sorumluluk sende” de.
  4. Kullan: Cihaz işini görsün. Lisanslar, sertifikalar, tarihleri falan takip et.
  5. Denetle: Kağıtta 100 bilgisayar görünüyor ama depoda 95 var. Beş tanesi nerede? İşte bu soruların sorulduğu yer.
  6. Devre dışı bırak: Artık iş görmeyen cihazı kenara al. Bizdeki klasik replik: “Dursun ya, belki lazım olur.”
  7. Elden çıkar: İşe yaramayan cihazı çöpe, hurdacıya ya da geri dönüşüme gönder. Ruhuna El-Fatiha…

Döngü sabit değil

Bu iş tek yönlü bir yol değil. Bazen aynı cihaz üç farklı kişiye verilir, bazen kenara atılan laptop yeniden hortlar, bazen de küçük şeyler için denetim yapılmaz. Yani kısaca: “Her cihazın hikâyesi farklıdır.”

Tüm varlıklar aynı yaşamıyor

Bir sunucu ile bir kulaklık aynı şekilde yönetilmez. ITIL da der ki: “Her varlığa kendi modelini uygula.” Yani yazılım başka, donanım başka, bulut bambaşka…

Peki bu bilgiler nerede tutulacak?

İşte asıl soru bu!

  • Excel mi? Herkesin aklına ilk gelen. Ama sonra hep aynı sahne: “Abi bu dosyanın son versiyonu hangisi?”
  • Araç mı? Daha profesyonel çözümler var. Uzun vadede sinirlerini korumak istiyorsan onları tercih et.

Sonuç

Aslında BT varlık yaşam döngüsü şu kadar basit: Al – Ata – Kullan – Kaybolsun – Excel’den bul – Bozulsun – Kenara koy – Hurdacıya ver.

Aradaki süslü cümleler ITIL’ın işi. Bizim işimiz ise şunu bilmek: Eğer varlıkları düzgün yönetmezsek, bir gün biri çıkıp sorar:“Arkadaşlar, şirkette 50 laptop vardı, 12’si nerede?”Ve cevap şu olur:“Bilmiyorum, belki başka bir Excel’de vardır…”

Aykan İnal
www.aykaninal.com.tr

ITIL, ITSM, ITAM, ITOM Nedir?

Merhaba, bu yazımda ITIL’i herkesin rahatça anlayabileceği şekilde aykanca anlatmaya çalıştım

ITIL (Information Technology Infrastructure Library)

📖 BT’nin “kutsal kitabı” gibi düşün.

  • İçinde Incident, Problem, Change, Request, Configuration gibi süreçler var.
  • Amacı: BT hizmetlerini ölçülebilir, tekrarlanabilir ve denetlenebilir hale getirmek.

💡 Aykan sahnede: Şirketin karmaşık sistemlerinde bir sorun çıkıyor. “Bu olay Incident mi, yoksa Problem mi?” diye emin olamıyor. ITIL kitabını açıyor, doğru süreci bulup işini yoluna koyuyor.


ITSM (IT Service Management)

⚙️ ITIL’in pratikteki karşılığı, yani teoriyi mutfağa sokan şef.

  • Ticketing sistemleri (Service Desk, Jira, ServiceNow vs.) üzerinden işler akar.
  • KPI’lar, SLA’lar devreye girer.
  • Süreç: Kullanıcı talep açar → kayıt sistemde sınıflanır → ekibe atanır → çözülür.

💡 Aykan sahnede: Bir kullanıcı “Laptopum bozuldu!” diye geliyor. Aykan ITSM aracıyla incident kaydını açıyor, ilgili ekibe paslıyor. SLA süresi dolmadan sorun çözülüyor, kullanıcı da “Vay be!” diyor.


ITAM (IT Asset Management)

💻 Donanım, yazılım, lisans… Kısacası şirketteki tüm varlıkların nüfus müdürlüğü.

  • CMDB’de her şey kayıtlı: cihaz sahibi, lokasyon, garanti, bakım geçmişi.
  • Lisanslar takipte, compliance kontrol altında.

💡 Aykan sahnede: Lisansın süresi bitmek üzere. Aykan “Son gün geldiğinde panik olmasın” diye önceden yenileme talebi açıyor. Ayrıca kaybolan bir cihazı CMDB’de bulup olayı tatlıya bağlıyor.


ITOM (IT Operations Management)

🌐 Altyapının kalp atışını dinleyen stetoskop.

  • Sunucu uptime, ağ erişilebilirliği, uygulama performansı sürekli izlenir.
  • Monitoring & Alerting araçları (Nagios, Zabbix, SCOM vs.) iş başında.
  • İş sürekliliği için kritik.

💡 Aykan sahnede: Monitoring ekranında bir sunucunun CPU %95 olmuş. Alarm düşüyor. Aykan hemen aksiyon alıyor, sorun büyümeden çözülüyor. Kullanıcılar hiçbir şey hissetmeden günlük işine devam ediyor.


Süreçleri Kafada Netleştirmek İçin Küçük Rehber

  • Incident olduğunda: “Kaydı aç, sınıflandır, çözümü uygula.”
  • Change gerektiğinde: “Önce onay al, etki analizi yap, sonra uygula.”
  • Problem çıkarsa: “Tekrarlayan olayların kök nedenini bul, kalıcı çöz.”
  • Asset kaybolursa: “Önce kaydı kontrol et, sorumluyu bul, zimmeti güncelle.”

📌 Peki bunlar hangi alana giriyor?

  • Incident / Change / ProblemITSM (çünkü bunlar hizmet süreç yönetiminin parçasıdır).
  • AssetITAM (çünkü cihaz, lisans ve varlık yönetimine aittir).

👉 Böylece kafalar karışmasın: ITSM kullanıcı sorunları ve süreçleri yönetir, ITAM varlıkların envanterini.


Özet

  • ITIL → Teori, rehber, best practice.
  • ITSM → Teorinin günlük hayattaki uygulaması.
  • ITAM → Şirketin cihaz ve lisans defteri.
  • ITOM → Altyapının sağlık kontrolü.

👉 Kısacası: ITIL kitabı yazar, diğerleri sahada oynar.

Aykan İNAL – www.aykaninal.com.tr

Boyun Fıtığı: Modern Çalışanının Bonus Paketi

Boyun Fıtığı: Modern Çalışanının Bonus Paketi

İnsanlık Mars’a gitmeye hazırlanıyor ama biz hâlâ bilgisayar başında kambur oturmaktan boyun fıtığı oluyoruz. Ben de bu muhteşem çağın mağdurlarından biriyim. Hani “masa başı iş rahat” derler ya, işte o rahatlığın bedelini MR cihazında ödemek zorunda kaldım.

Teşhis: Boyun Fıtığı

İlk başta boynumdaki ağrıyı “ya uyurken ters yattım, ya da dün fazla bilgisayara baktım” diye geçiştirdim. Ama sonra olay büyüdü: Ağrı kola, oradan da parmaklara kadar indi. Klavyeye dokunurken sanki elektrik çarpıyor gibi… İşte o zaman anladım ki bu iş sıradan bir tutulma değil, resmen donanım arızası.

MR sonucunu alınca doktor “C5-C6 seviyesinde boyun fıtığı” dedi. Ben hâlâ bilgisayarcı mantığıyla “C5-C6… acaba RAM slotu mu, yoksa işlemci mi?” diye düşünüyordum.

Ameliyat mı, İkinci Görüş mü?

Medicalpark’taki doktor hiç vakit kaybetmeden “ameliyat” dedi. Hatta öyle bir anlattı ki, sanki ertelesem sabaha kadar Robocop olarak uyanacağım. İçim hiç rahat etmedi. Dedim ki “dur bakalım, bir de başka ustaya gösterelim.”

Memorial’deki doktor ise daha sakin yaklaştı: “Şimdilik ameliyatlık bir durum yok, önce fizik tedavi deneyelim” dedi. İçimden “Oh be, sonunda format atmadan sistemi kurtarabileceğiz” diye düşündüm.

Teknoloji: Hem Can Kurtarır, Hem Boyun

Bilişim işi yapınca saatlerce bilgisayar başında kalıyorsun. Ama işin ironisi şu ki, teknolojiyle uğraşırken aslında vücudunu yavaş yavaş çökertiyorsun. Monitör göz hizasında değilse, sandalye rahatsızsa, bir de sürekli telefona öne eğilerek bakıyorsan… tebrikler, boyun fıtığı kulübüne hoş geldiniz!

Fizik Tedavi ve Evdeki “Hile Kodları”

Fizik tedaviye başladım. Orada kaslarımı gevşettiler, egzersizler yaptırdılar. Bana da evde yapmam için boyun hareketleri verdiler. Ama işin güzeli, birkaç basit kural hayatımı kurtardı:

  • Masamı ve monitörümü göz hizasına ayarladım. Artık Matrix’i bile dik oturarak izliyorum.
  • Her 45 dakikada bir kalkıp esniyorum. (Ofistekiler beni yogaya sarmış sandı.)
  • Telefona öne eğilmek yerine göz hizasında tutuyorum. Yoldan geçenler hâlâ “selfie mi çekiyor?” diye bakıyor.
  • Ortopedik yastığa geçtim. Artık uyurken bile ergonomik yaşıyorum.

Sonuç: Bedene Kulak Vermek

Bu süreç bana şunu öğretti: Teknolojiyle üretmek güzel ama vücut lisanslı değil, bir kere çökünce “recovery disk” bulmak kolay değil. Boyun fıtığı aslında sadece omurga sorunu değil, “kendine dikkat etmezsen ben seni durdururum” diyen bir sistem mesajı.

O yüzden tavsiyem şu: bilgisayar başına geçtiğinizde kendinizi otomat sandalyeye kaynatmayın. Biraz kalkın, biraz hareket edin. Yoksa vücudunuz bir gün size mavi ekran verebilir.

Unutmayın: Sağlık Windows değil, bozulunca format atamıyorsunuz.

Bizi Tanımayan Sistem!

Yontma Taş Devri’nden bu yana insanlık şehirler kurdu, yollar yaptı, teknolojiler geliştirdi. Ama bu yolların çoğu hâlâ bize benzeyen insanlar için değil, idealize edilmiş “sağlıklı birey” tanımına göre inşa ediliyor.

Aslında mesele bu kadar net: Biz “engelli” değiliz, “engellenenleriz.”


Ben Aykan. 1983 yılında Çorum’un Osmancık ilçesinde doğdum. Küçük yaşlarda karşılaştığım Spinoserebellar Ataksi (SCA) isimli, nadir görülen bir nörolojik rahatsızlık nedeniyle dengemle ve konuşma hızımla vedalaşmak zorunda kaldım.

Yavaş konuşuyorum. Dengesiz yürüyorum. Ve hal böyle olunca sokakta beni ilk kez gören biri genelde şöyle düşünür: “Herhalde geceyi biraz fazla uzattı.”

Aslında bu çok sık yaşadığım bir durum. Öyle ki, çoğu zaman hiç içmeden sarhoş sanılıyorum. 🙂

İşin tuhafı şu: Gerçekten içmiş olsam belki kimse anlamayacak. Ama ben yıllardır bir açıklama yapma refleksiyle yaşıyorum.


Toplumun engelliliğe dair bakışı genelde iki uçta gezinir:

  • Ya acınacak, yardıma muhtaç biri sanılırsınız,
  • Ya da sıradan bir başarı gösterdiğinizde “mucize insan” ilan edilirsiniz.

Ama ben ne kahramanım, ne kurban. Sadece yaşamın içinde eşit yer tutmak isteyen biriyim. Tıpkı herkes gibi.


Benim için dönüm noktası olan şey, çok küçük yaşta tanıştığım bir bilgisayardı. O ekranın arkasında keşfettiğim dünya; beni yalnızca dış dünyaya değil, kendi potansiyelime de bağladı.

Bu merak beni bilişim sistemleri alanında eğitim almaya yöneltti, ardından da Türkiye’nin ve dünyanın önemli teknoloji şirketlerine taşıdı.

Ziraat Bankası, BP, SOCAR gibi global firmalarda çalıştım. Hatta bir hata yapılsa milyar dolarlık tesislerin durabileceği rafineri projelerinde görev aldım.

Ve bunu yürürken sendeleyen, konuşurken duraklayan bir bedenle yaptım.

Sıradışı olan buydu. Ama bunu sıra dışı yapan ben değilim — asıl mesele, bu bedende sıradan bir hayat yaşamanın hâlâ toplumsal anlamda “istisna” sayılması.


Bu yazıda toplumun engelliliğe dair algısını, kendi deneyimlerimle, gözlemlerimle ve biraz da isyanımla anlatmak istiyorum. Çünkü sorun ne bedenimizde, ne zihnimizde.

Sorun, bizi tanımayan sistemin, bizim için kararlar vermeye çalışmasında.


Engellilik dendi mi toplumun aklı hemen iki yere kayıyor:

  • Ya sana acıyacaklar…
  • Ya da “helal olsun abi, nasıl da tutunmuş hayata!” diyecekler.

Arası yok.

Sana “normal” davranan çıkarsa hemen kucaklayıp çerçeveletesin geliyor.


Oysa ben sabah uyanınca önce kahvemi içerim, sonra işe başlarım. Duygusal iniş çıkışlarım yok, gün içinde genelde insani sıkıcılık düzeyinde çalışırım.

Ama bir yandan da yavaş konuşan, dengesiz yürüyen biriyim.

Yani dışardan bana bakan, içmediğim halde “kafası güzel” zanneder. Eh, sistem de bu “görsel izlenimi” gerçek sanınca eğlence başlar.


Bir gün konuşmamdan dolayı biri bana “eşcinsel misin?” diye sormuştu. “Hayır, nörolojik olarak sarhoş gibiyim ama gay değilim” dedim.

Konu hemen kapandı ama kafamdaki düşünce hep kaldı:

Toplum, anlamadığı her şeyi kategorize etmeye çalışıyor. Ve bu kategori ya:

  • “Yardım edilmesi gereken zavallı” oluyor,
  • Ya da “marjinal, ötekileştirilmesi gereken” oluyor.

Engelliler, eşcinseller, travestiler… Farklı nedenlerle ama aynı nedenden dışlanıyoruz: Toplum, sadece kendine benzeyeni ‘insan gibi’ kabul ediyor.


Peki biz ne yapacağız?

Var olmaya, anlatmaya, gülmeye ve üretmeye devam edeceğiz.

Ama önce toplumun şunu anlaması gerekiyor: Biz kimsenin kahramanı değiliz, kimseden eksik de değiliz. Bizi zorlayan engel; kaldırımın yüksekliği, mimarinin merdiveni, önyargının dili.

Ve belki de en zoru: “Normal” sayılmanın bile hâlâ bir ayrıcalık olduğu bu sistemin kendisi.


İşte bu yüzden “engelli” değiliz, “engellenenleriz.”

Ve bu engelleri koyanlar biz değiliz.

Ama kaldırmak için birlikte konuşmamız şart.